Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Sosyal Yaşantıdan Kesitler / SEÇİMLER SONRASI İSTENEN DİYET
« Son İleti Gönderen: is Mart 29, 2020, 04:45:21 ÖS »
DİYET

           Diyet kelimesi, ifade edilmek istendiği anlamlardan farklı yönlere çekilebilirler. Şöyle ki, milletvekilleri seçildkten sonra, “oy verdiniz diye, diyet mi istenir?” diyorlar. Sayın siyasetçiler:

           -Evet! Diyet istenir. Ya ne isteyecektik? Verdiğimiz oyların karşılığını diyet olarak nitelerseniz, hiç olmazsa ”oy veren seçmenlerle birlikte tüm milletime diyet borrcum var” diye düşünürsünüz. Ona göre de çalışma şevkiniz olur. Kendinizde iş yapma zevkiniz harekete geçer. Dolayısıyle çalışma zevkiniz, şevkiniz artar.

           Seçmenler sizlere seçildiğiniz makamlarda oturasınız, keyf çatasınız diye oy vermedi. Bu millet sizi, rehavet içinde, internet oyunları oynamak için bu makama getirmedi. Gününüzü gün etmeye gelmediniz. Menfaat peşinde koşmanız için seçmedi bu millet sizi. İş yapmanız için bu oyları aldınız. Torpilli partililere ikram olsun diye, bahşiş dağıtır gibi kadro dağıtmaya, kadrolar vermeye gelmediniz, bu makamlara. Aklıma geldi. Yazayım:

           Sene 1983/ 84 bir ilimizin ilçesi, belediye başkanlık seçimleri bitti. Bürokrat olarak belediye başkanına hayırlı olsuna gittim. Makam kalabalık. Bir öğretmen başkan için çalışmış. Kazanan başkanı tebrike gelmiş. Sayın başkanımız için çok çalıştık. Artık bizlere de başkanımız yardımcı olacaktır. Dedi. Başkan hiç bozuntuya vermeden:
   
           -Bizim kimseye diyet borcumuz olmaz. Olamaz. Zira diyet verecek bir davranış içerisine girmedik. Bu konuda tÂviz de vermeyiz. İşleri gereği ne ise o şekilde yürütürüz. Dedi. Öğretmen söylediğine pişman, bir müddet sonra makamdan nasıl ayrıldığını göremedik. Sessiz, sâkin sıyrılıp dışarı çıkmış. Burada anlatmak istediğim, siyasîlerden diyet borcu istemek üzere, seçimlerde adaylara yardımcı olanların, seçimlerden sonra yardım isteyecekleri konuların gündeme getirileceğinin bilinmesi içindir. Bu çarpıklığa aklı başında adaylar düşmemelidirler.   

           Milletin isteyeceği diyet, “Göreve davet diyeti” dir. Evet! Göreve davet ede ede diyet isteyeceğiz. Bizler sizlere, çalışmanız için vekâlet vermiş müvekkilleriz. Vekillerden yapmadıkları işlerin hesabını elbette isteyeceğiz. Siz bu hesab istemeye isterseniz “DİYET” deyiniz. Paşa gönlünüz bilir. Ancak yapmadıklarınızın hesabı dünyada da, âhirette de istenir; sorulur.

           -Canım kesilmiş kolun diyeti mi olur? Diyebilirsiniz. Siz oylarınızı verdiniz. Biz de oylarınızla iş başına geldik. Artık ”diyet” diyerek peşimizden neden koşuyorsunuz?
Bırakın çalışalım.

           Elbette sizleri, ”diyet” diyerek meşgul edecek değiliz. Ancak verdiğimiz oyların yerinde verilip verilmediğini kontrol etmek, bizlerin vatandaşlık görevidir. Bu nedenle sizler, daima, diyet aldığınızı, karşılığını vermeniz gerektiğini bilmelisiniz. Bu duygu ve düşünce ile işlere el atarsanız; verimli olursunuz; makamlarınızı doldurursunuz. Sevilir, sayılırsınız. Aksi takdirde boş oturup, iş yapmayanlar sınıfına dâhil olursunuz.

           Siz vekillere verilen oyların karşılığı elbette olacaktır. Oylarınızı, seçim meydanlarında attığınız nutuklar karşılığı olmak üzere aldınız. Bunun karşılığı diyetiniz de elbette olacaktır. Biz diyoruz ki:

           -Kesilmiş kolun diyeti, kesilmiş koldur. Oylarımızı aldınız. Çalışmaya tâlip oldunuz. Elbette çalışacaksınız. Bu sizin mecburiyetinizdir. Çalışmadınız ise, o zaman oylarımızın karşılığı olan diyeti, seçimlerde sizlerden talep etmek, biz müvekkillerinizin boyunlarının borcudur. Hodri meydan!

           Yıllarca oylar bilinçsiz veriliyor dediniz durdunuz. Bu milletin okuma yazma oranının düşük olmasını, fırsat bilerek cahil gördünüz bu insanları. “Göbeğini kaşıyan millet” diye alaya aldınız. Ama bu milletin şamarını yediğinizde, câhil mi, âlim mi olduğunu hayretle göreceksiniz. Gördünüzde.

           Aklınızı başınıza devşirin ve bu milletin şamarını yemeyiniz. Tarih, bu milletin şamarları ile doludur. Bu şamarlar atalarından kalan yâdigârdır. Okkalı bir şamarın verdiği dersi, hiçbir hoca veremez. Bunu tarihte çoğu zaman gördünüz. Bu tokadı yememek için gayret gösteriniz. Aldığınız ücretlerin karşılığını çalışarak ödeme yoluna gidiniz. Kazandığınız makam aylıklarının haklarını veriniz.

           Seçimler öncesi halkın karşısına çıkıp; ”halka hizmet hakka hizmettir” dediniz. Seçildikten sonra söylediğiniz sözleri unuttunuz. Yapacağınız o kadar çok iş vardı ki, sizler bu sözlerinizin % 5’ ini mi; yoksa % 10’ unu mu tuttunuz. Hesap veriniz lütfen!

           Verdiğiniz sözleri bu millet kaleme alıp; ne kadar söz vermişler; ne kadarını gerçekleştirmişler. Bunun hesabını bu seçmenler sorabilseler; adaylar, belki ileri seçimlerde, ”çuvallamayalım, çalışalım” deme şansını elde edebilirler. Tatbikatta bu kadar kısa süre de(Genelde beş yıldır. Ancak verilen sözler o kadar çoktur ki, bu kadar zaman, verdiğiniz sözlerin yerine getirilmesi için) pek kısa sayılır. Zira vaad ettikleriniz çok fazladır. Bu tespitten sonra, ”bu kadar sözün gereğini yapamazsınız” diyen bir tek seçmen bulunmamaktadır. Bu sebeple de adayların ”yüksekten atma” ları, fazlaca vaad edilen sözlerin devam etmesi, bu seçmenlerin kaderleri olarak devam edip gidecektir.

            Söz vermek bedava. Ye Mahmet Ağa ye. Ey millet yediğiniz bu sözleri bir tarafa not edip; sonra hesap günü gelince; bin vaad etmişsiniz; vaadinizden ancak onlarcasını yapmışsınz. ”Ey vekil nerede vaadinizin/ sözünüzün geri kalan kısmı” diyen bir tek seçmen gördünüz mü? Görmediniz. Bundan sonra da göremezsiniz. Zira bu millet sizi hep dinler. Palavra atanları da dinler. Ancak ”kardeşim ufak doğra herkes yesin” demezler. Palavra olduğunu da bildikleri halde, neden oylarını aynı kişilere verirler? Târifi mümkün değildir. Verirler de verirler. Bir daha, bir daha(bu arada aradan 3’ er seneler, 5’ er seneler geçmiştir). Hiç akıllanmazlar.

           Ancak dünyanın her yerinde, tüm kâinatta adalet diye bir kelime vardır ve bu kelimenin hakkını verecek makam da Allah(C.C.)’ dır.

           Seçmenlerin aldatılmadığı; verilen sözlerin aynen yerine getirildiği günlerin yakın olması dileklerimle.

           Saygılarımla. (23.06.2002- 20:35)
2
Sosyal Yaşantıdan Kesitler / TRT’ DE YAZIM KURALLARI
« Son İleti Gönderen: is Mart 23, 2020, 03:20:58 ÖS »
MATEMATİK KURALLARI DEĞİŞTİ  Mİ?

           Ben bir vatandaşım. Televizyonlarımızda haberleri dinlerken, alt yazılarda geçen rakamların yazılışlarını gördüğümde şaşırıyorum. Acaba rakamların yazım kurallarını yanlış mı öğrendim; ya da değişti de bilmiyor muyum?.

           Matematikte rakamların yazılışlarını şu şekilde öğrendiğimi hatırlıyorum:

               1 203- televizyon alt yazılarında.............bin 203.
             25 089- televizyon alt yazılarında.........25 bin 89.
             87 323- televizyon alt yazılarınd...........87 bin 323.
           127 034- televizyon alt yazılarında........127 bin 34.

           Bu kaideye göre, yeni birkaç rakam daha ekleyerek canlandırmaya katkıda bulunalım:

                     5 094 089 rakamı televizyonlarda yazılan şekli ile,......................5 milyon 94 bin 89 yazılmaktadır.
                   27 082 005 rakamı televizyonlarda yazılan şekli ile,.......27 milyar 82 milyon 5 yazılmaktadır.
           121 083 021 121 rakamı televizyonlarda yazılan şekli il,.......121 milyar 83 milyon 21 bin 127 yazılmaktadır.
           839 027 345 072 rakamı televizyonlarda yazıldığı şekli ile,....839 milyar 27 milyon 345 bin 72 yazılmaktadır.

           Verdiğim örneklerde hangisi rahatlıkla rakamların ne kadar olduğu hakkında daha rahat bir görüntü vermektedir. Okuyanların değerlendirmesine bırakıyorum.
 
           Böyle bir kuralı televizyon yetkilileri, nereden bulmuşlar. Böyle bir kural, yazılarda matematik kuralı olarak bulunmakta mıdır? Bulunmamakta ise, neden kurallar değiştirilerek insanlarımızda kafa karışıklığına neden olmaktadırlar? Bu yanlış yazım kurallarına, kimler müdahale edip; çoğu televizyonlarda moda şekline getirilmesine engel olacaklardır? Yapılan bu yanlışın, doğrusunun yazılmasını gerçekleştireceklerdir.

           Alt yazılarda gördüğümde, okuma zorluğu çektiğim için bu yazıyı yazma ihtiyacını duydum. Kural değişikliğini duymadığım için yazıyorum. Bizlere matematik derslerinde öğretilen, rakamların yazım kuralları değişti de, bizler mi bilmiyoruz?

           TRT Haber’ de Korona virüs haberleri:

           İran’ da hasta sayısı(23.03.2020 itibariyle verilen rakamdır.) 23 bin 49’ a; can kaybı bin 812’ ye yükseldi. Aynen yazdım.
   
           Almanya’ da hasta sayısı (23.03.2020 itibariyle verilen rakamdır.) 25 bin 857’ ye; can kaybı 109’ a yükseldi. Aynen yazdım.

           Lütfen dikkat! Matematikle uğraşan eğitmenler, öğretmenler, bu işle görevli yetkililer bu rakamların bu şekilde yazılmasını mı istiyorlar? Yoksa haber yapan ilgili birimin işgüzarlığı mı?

           Haberin şu şekilde verilmesi yanlış mı olur/ doğrusu bu değil midir?

           İran’ da hasta sayısı(23.03.2020 itibariyle verilen rakamdır.) 23 049’ a; can kaybı 1 812’ ye yükseldi.

           Almanya’ da hasta sayısı(23.03.2020 itibariyle verilen rakamdır.) 25 857’ ye; can kaybı 109’ a yükseldi.

           Şimdi soruyorum. Hangisinde rakamı dikkatimizi dağıtmadan, gereği gibi okuyabiliyoruz? Hangisinde rakamların değerleri gözümüzde daha iyi canlandırılabiliyor?

           Bu rakamlar 3 milyon 23 bin 49 olsa idi. Bu şekilde yazılması mı doğru kabul edilmeli; yoksa 3 023 049 yazılması mı doğru kabul edilmelidir? Hangisinde okuma kolaylığı vardır? Takdir okuyanlarımıza aittir.

           Lütfen! Matematik kurallarını değiştirmeyelim. Gereği ne ise onu yazalım. Resmî bir kuruluş olan RTÜK’ te, televizyonlardaki bu yanlışı düzeltme konusunda, hiç mi edebî yönden denetleyenleri bulunmaz? Lütfen! Bu konunun ele alınması edebî kurallarımızın bozulmaması açısından önem arz etmektedir.

           Birçok kanalda bu tür yazılım hataları görmekteyiz. Sanki bir habercinin yaptığı hata “yol oldu” da, kuralları hatırlayan olmadı mı? Nasıl bir vurdumduymazlıktır? Bunu anlamak mümkün değildir.

           Bazı kimseler “aman canım sende korona virüsü her yeri zorlarken, milletin derdi ekonomi ve sağlık olmuşken, adamın uğraştığı işe bak” diyebilirler. Haklıdırlar. Ancak bozulan kuralları zamanında görenlerin ikazları olmasa, bu sorunlar arasında yerleşip giden bir kural silsilesi oluşturmaz mı? Oluşturur. Düzeltilmesi gerektiği halde yetkililerin “aman canım sende” demeleri hangi insafa, hangi görev anlayışına sığar?

           Hatırlarsanız, internetten yazışmalar başladıktan bir müddet sonra, “sesli harfleri yazmadan mesajlaşmalar” yaygınlaşmaya başladı. Bu yanlış yazım tekniği, bazı sitelerde/ mesajlaşmalarda neredeyse kaide haline getirilmeye çalışıldı. Elbette bunun gerisinde bir parça cehaletin; bir parça “ben yazdım oldu” demek suretiyle, kendini göstermenin belirtileri görülmektedir. Ancak düzeltilmezse yanlışlarda yelken açanların, zamanla, çoğalabileceğini göz ardı etmemek gerekir. Aksi takdirde atalar sözüdür:

           “Yanlışlar yol olur”.

           Güzelliklerin, yazışmalarımızda dejenerasyondan vazgeçmek suretiyle, yüzeye çıkarılabileceğini unutmamak dileğiyle.

           Saygılarımla. 23.03.2020 14:36
3
Sosyal Yaşantıdan Kesitler / ADALET
« Son İleti Gönderen: is Şubat 13, 2020, 03:23:01 ÖS »
ADALET NEDİR? ADALETLİ KİMDİR?

           “En kuvvetli kimdir?” diye sorulduğunda; cevap “Gücünü adaletten alan insan” olmalıdır. Zira "adaletsiz güç", güç değil, zulüm aracıdır. Adaletsiz güç, ancak “kaba kuvvet” olarak değerlendirilebilir.

           Bir memlekette gücünü adaletten alan siyasiler, bürokratlar, sivil toplum örgütleri, demokratik kuruluşlar çoğunlukta ise, o memlekette “adalet hüküm sürmektedir” ya da “bu memlekette huzur vardır” denilebilir. Bu ifadeler, "Adalet mülkün temelidir" sözünün müşahhas/ şekillenmiş/ görünen yüzüdür.

           Gücünü kaba kuvvetten alan, adaletsiz kimselerin hâkim olduğu bir memlekette, adaletten ve huzurdan bahsedilemez. Memleketimize bakıldığında durum hiçte iç açıcı değildir. Adaletsizlik kol gezmekte, adaleti tesis edecek merciler, ne hikmettir bilinmez, seyirci kalmaktadırlar. Kapkaç yapanların, üç kuruşluk mal ya da para için, zarar verdikleri kimselerin hakkını koruyacak bir merci nerede ise bulunmamaktadır. Mağdurlar şaşkındır. Dolandırıcılar telefonlarıyla dolandıracakları kimselere ulaşmakta hiç zorluk çekmemektedirler. Bu telefonların otomatik olarak

(bilgisayar programcılarının ifadelerine göre, tâkip edilecek kelimelerin, ki bunlar emniyet teşkilâtının mesajlarla bizleri uyarmalarında kullandıkları kelimeleri, "savcıyım", "hâkimim", "emniyettenim" gibi kelimelerin programa dâhil edilmesi durumunda)

tâkipleri kolaylıkla yapılacakken; günlerce ve aylarca bu telefonlarla dolandırıcılık yapmaları anlaşılacak bir konu değildir.

           Diğer bir husus, insanları canından bezdiren, telefonla verilen reklâmlar konusudur. Adalet nerede dedirtecek kadar insanları, canlarından bezdirmektedir. Bu konuda da, yine aynı yöntemle, bilgisayar programlamaları ile, herkese aynı formatta gönderilen "bant kaydı reklamlar" ın takiplerinin yapılması ile, bu bant kaydı reklâmları gönderen firmalara ağır para cezaları kesilmesiyle bir anda bitirilebilecek bir konu iken, devamlı aranarak insanları meşgul etmeye devam etmeleri, hangi adalete sığmaktadır?

           Bazı kötü niyetli kimseler, belediyelerin mücâvir alanlarında yerlere saçılan el ilânları ile beyaz kadın ticareti yapmaktadırlar. Bunların tâkipleri, el ilânlarında verilen telefon numaralarından yapılabileceği gerçeği ortada dururken, bu ilânların hâlâ caddelerde görülmesinin sebebi ne olabilir? Tâkip edilmemelerini neye bağlayabiliriz?

           Bir başka örnek verelim. 105 sabıka dosyası olan(televizyonda spikerin ifadesidir. Kayıtlarda vardır) dolandırıcı, hırsız, gaspçı, tecavüzcü, üç kâğıtçı,  adlî kontrol şartıyla serbest bırakılmış; 7 ayrı dosyalık suç ile birlikte tekrar savcıların karşısına getirilmiş. Kolluk kuvvetlerinin böyle hapisten çıkarılmaması gereken bir kimse ile uğraşması kabul edilebilir mi? Devletin hükmünü verip cezalandırması gerekirken, serbest kalan suçlunun yeni suçlar işlemesi durumunda, serbest bırakanların vicdanları sızlamayacak mıdır? Hesap gününde, “nasıl veririm bu hatamın cevabını” denilmeyecek midir?

           Bir diğer örneği de insanlarımız televizyonlardan izledi. Sürüklenmiş, tren altına düşürülüp ayakları kesilmiş, kolu kırılmış, vücudundan öldürücü darbeler almış bir kadının, sanki sahipleri yok, gibidir. Hastanede yatmaktadır. Kadının hayatını karartan şahıs, adlî kontrol şartıyla serbest bırakılmıştır. Darp, zulüm cuma günü olmuş; “pazartesi günü hastanede karşıma geldi. Güzel gözlü bayan nasılsın dedi ve gitti” diye anlatan mağdurun yanında devletin kolluk güçlerinin olması gerekmez miydi? Bu kadar câni yapıda bir kimse serbest bırakılır mıydı? Bu mağdurların dertlerini anlatacakları, ”olur mu böyle bir zulüm” diyebilecek bir merciin bulunmaması bu millete reva görülebilir mi? Kimlerdir bu adaletsizliğin sorumluları? Bu durum nereye kadar gidecektir? Adalet nerede denilse, yeri değil midir?Cevap verelim:

           Bu durum zulme, zulümle cevap verilmesine kadar gidecektir. Sonrası! Sonrasında, karmaşa sonucu el konulan adalet mekanizmasındaki gediklerin yamanması ve düzgün yaşama kurallarının herkesçe ve her kesimce kabul edilmesi ile son bulacaktır. Diye düşünüyorum. Başka bir yorum veremiyorum. Verenler beri gelsin.

           Saygılarımla. 17.07.2002 :19,06

           ETİKETLER: Adalet nedir; Adaletli kimdir; Adaletsiz olmak insanlığa yakışmaz; Adaletsiz olmak marifet midir; Adaleti sağlamak kimlerin görevidir; Adalet temsilcileri savcılar, hâkimler, avukatlar, mülkî âmirler; Adaleti sağlayan kanunların çıkarılışında aksaklıklar nelerdir;
4
Tartışma Programları / TELEVİZYONLARIMIZDA AÇIK OTURUMLAR
« Son İleti Gönderen: is Şubat 13, 2020, 01:37:51 ÖS »
N.O.(NERIUM OLEANDER/ ZAKKUM) EKSTRESİ AÇIK OTURUMU/ DR. ZİYA ÖZEL İLE AÇIK OTURUM

           Bilindiği üzere, yıllarını araştırmalara vermiş, çalıştığı hastane bölgesinde bulunan zakkum ağacından damıtarak elde ettiği ekstreyi, bir kısım “ne yerse yesin” denilen hastalarda deneyerek bir sonuca varmış olan bir doktoru, televizyonlara çıkarmışlar; “elde ettiğim NO(NERIUM OLEANDER/ ZAKKUM) EKSTRESİ ile kanseri tedavi ediyorum” demişti. Bu doktor, Isparta Eğirdir Hastanesinde görevli iken, zakkum üzerinde yıllarca araştırmalar yapmış ve zakkum yapraklarını damıtarak bir ekstre elde etmiş olan Dr. Ziya Özel idi. Kanser ilâcı üreten çoban/ bilmem hangi meslekten bir kimse değildi. Böyle de olsa, bir kimse ben şunu buldum. Şu icadı yaptım demişse, ilgililerin bu sözlere kulak kabartması, nedir, ne değildir diye sorgulaması/ tarafsız kuruluşlar tarafından araştırılması, gerekmez mi? “İspat et” denilmesi gerekmez mi? Dr. Ziya Özel’ i televizyonda açık oturuma çıkardılar. Sağlık Bakanı Bülent Akarcalı orada, bir itirazcı profesör orada, Dr. Ziya Özel’ in avukatı rahmetlik Burhan Apaydın oradaydı.

           Açık oturumda, ZAKKUM EKSTRESİ’ nin kanser tedavi edici özelliğinin olup olmadığı üzerine tartışılmaktadır. Dr. Ziya Özel anlatıyor:

          Bu “N.O.(NERIUM OLEANDER/ ZAKKUM) EKSTRESİ' nin 2000 dozu dahi zehirli değildir. İşte size Amerika’ nın bir araştırma enstitüsünden rapor" deyip; oturumdaki herkese raporu gösteriyor. Bilindiği üzere bir ihtiyar bu sırada zakkum yaprağı yediği için zehirlenip ölmüştür. Vay efendim! Zakkum  zehirli! Doğru! Zakkum yaprağını doğrudan yersen zehirlidir. Bu ihtiyar kesin olarak bunu ispat etmiş oluyor. Ancak Dr. Ziya Özel’ in elde ettiği NO EKSTRESİ, laboratuvarda damıtılarak elde edilmiş ve 2000 dozunun dahi zehirli olmadığı raporla ortaya konulmuştur. Açık oturumdaki(sonradan kanserden vefat ettiğini duyduğumuz) rahmetlik profesör, hiçbir dayanağı olmadan, faydasının olamayacağını, denemelerinin yıllarca yapılması gerektiğini tekrarlayıp duruyordu.  Bu esnada açık oturuma katılan Sağlık Bakanı Bülent Akarcalı, “denemelerini yaptıralım. Neticeye ulaşalım.” Diyemedi.

           Dr. Ziya Özel elde ettiği ekstrenin yıllarca denemesini yapmış; hastalara verilen deneme dozunun hastaların % 60’ ında tedaviye cevap verdiği, % 40’ ında ise, cevap vermediği için, tedavi edilemeyeceği belirtilerek geri çevrildiğini, bildirdiği halde, katılımcıların biri tarafından, yapılanın yanlışlığından dem vurulmaktadır.

           Dikkat çekici bir örnek o açık oturumda yaşandı. Kanser hastalarının fazlalığı nedeniyle, dinleyici olarak gelen kanser hastası yakınlarının stüdyoya sığmaması sonucu, dışarıda beklemekte olan topluluktan bir kısmına düşünceleri soruldu. Mikrofon tutulan bir genç kız yüksek sesle bağırarak:

           -Ben tıp fakültesinde okuyorum. Annem kanser hastasıdır. Doktorlar, “yapılacak bir şey yok, “ne yerse yesin” dediler. “Ben annemin NO ekstresini kullanmasını istiyorum. Size ne” diye feryat etmesine şahit olduk. Elbette kanser hastası yakınlarının, bu tedavi yönteminden faydalanmak istemeleri en tabii haklarıdır. NO ekstresinin tedavi yöntemi olarak kullanıldığı televizyondan o esnada, açıkça kamuoyuna bildirildiğinden, hasta yakınlarının bu yöntemin dışlandığını görmeleri, feveranlarına/ öfkelenmelerine sebep olmuştur. İnsanların tedavi haklarının ellerinden alınmasına, hiç kimsenin hakkı yoktur. Bırakınız NO ekstresini kullansınlar. bu durumu açık oturumu yöneten görevlinin de belirtmesi gerekmez miydi? Gerekirdi. Ancak olmadı. Konuk olarak çağırdığı Dr. Ziya Özel' in yanında yer alamadı. İnanmıyorsa; çağırmayacaktı. İnanıyor ve çağırıyorsa, benim bu yazımda belirttiğim nedenlerle, yönetici olan kimse de Dr. Ziya Özel' in arkasında duracaktı. Olmadı.

           Açık oturumda Sağlık Bakanı Bülent Akarcalı’ dan beklediğimiz ne idi:

           “Tamam! Denemelerle elde edilen NO ekstresi’ nin, tesirli olup olmadığı/ tedavi edici özelliğinin bulunup bulunmadığı, bakanlığımızda kuracağımız bir teknik ekip vasıtası ile yapılacak deneylerle ispatına/ hastalarda kullanıp kullanılamayacağının belirlenmesine çalışacağız” diyebilmeliydi. “Derhal çalışmalara başlayınız” talimatını ilgililere verebilmeliydi. Bekledik. Olmadı. Böyle bir talimatı veremedi. Dr. Ziya Özel’ in onkolog profesörün saldırılarıyla karşı karşıya kalmasına seyirci kaldı.

           Kanser ilâçlarının araştırılmasının, memleketimize, hatta insanlığa sağlayacağı yararlar göz önüne alındığında, ne kadar önemli bir buluş olabileceğini söylemeye gerek bile yoktur. Zira memleketimizde kanser hastalığı alabildiğine yüksek seviyelerdedir. Bu nedenle, bir doktor tarafından yıllarca yapılan araştırmalarla elde edilmiş bir ekstrenin, tâbiri câizse, “tu kaka” edilmesi; sonraki günlerde, çıkan söylentilere göre diplomasının alınmaya kalkılması, ilim adına affedilebilecek bir hata değildir. Yetkili Sağlık Bakanı tarafından araştırmaya lüzum görülmemesi de ülkemiz adına yürekler acısı bir olaydır.

           Asrın buluşu olabilecek bir ilâcın varlığından/ bulunduğundan bahsedildiğine göre, tüm yetkili ve etkili kimselerin bu iş üzerine hassasiyetle ve önemle gitmeleri gerekmez miydi? Gerekirdi. Zira memleketimiz ekonomisine katacakları yanında, asıl faydası kanser hastalarına olan katkısı üzerinde durulması, her menfaatin/ her tür gelirlerin çok üzerindedir.

           Bu konuda olduğu gibi, diğer bütün meselelerde de, konu yüzeysel ve ilmî araştırmalardan uzak, şahsî düşünceler çerçevesinde yapılan itirazlarla, gündem saptırılmak suretiyle programlar bitirilmekte, faydası olacak araştırmalar, savsaklanma neticesi, gündemden düşürülmektedir. O programda bir hastanın şu ifadesi vardı:

           -Ben 13 yaşındayım. 13 sene önce Dr. Ziya Özel’ e geldiğimde, doktorlar, “ne yerse yesin” demişlerdi. Kanserin son evresindeydim. Dediğini şimdiki gibi hatırlıyorum. Bu durumda Sayın Bakan ne demeliydi?

           “Bu hastanın diğer doktorlardan aldığı raporları görelim. Tedavi yöntemiyle gelişmeleri takip ederek nasıl sıhhate kavuştuğunu araştıralım” talimatını vermesi gerekmez miydi? Gerekirdi. Ancak her konuda olduğu gibi, memleketimizde, kaide bozulmadı, ilmî araştırmalara başvurulup, gelişmeler izlenmedi. Böyle de oldu. İnkâr ile Dr. Ziya Özel’ in işi bitirilmeye çalışıldı. Bu durum, araştırmalara gönül veren/ müspet ilimlere gönül vermiş hiçbir ilim adamının düşeceği bir vurdumduymazlık değildir. Olmaması da gerekir.

           Genelde olduğu gibi; küstürülen ilim adamlarının her zaman düşürüldüğü sıkıntılara, Dr. Ziya Özel de düşürüldü. Küstürüldü. Amerika’ ya gittiği söylendi.

           Onkologlar televizyonlarda belirtirler:

           -Dünya ilâç kartelleri, bu tür çözümlere engel olmak için, her tür çabayı sarf ederler.

           Elbette kanser ilâcının bulunmasının, ilâç firmalarına getireceği zararların, yüzlerce milyar dolarları bulacağı ifade edilmektedir. İlâç üreten firmaların, kanser ilâçlarının bulunmasına engel olmak istemeleri, şahsî menfaatler çerçevesinde, kendilerince haklı görülebilir. Bu tür yanlış gelişmelere meydan verilmemesi için devlet yetkililerinin araya girmesi; denemeleri kontrollerine alarak, yanlış yönlere gitmesini engellemeleri gerekmektedir. Bu yapılmıyor/ yapılamıyorsa; o ülkede, yönetimde bir aksaklık var demektir. Kesinlikle bu tür çarelerin “tu kaka” edilmemesi için, devlet yetkililerinin bu tür programları, dikkatle izlemeleri gerekmektedir. Bu, aynı zamanda ilmî gelişmelerin yolunu açacak bir yöntemdir.

           Sağlıklarınızın devamlı olması dileklerimle…

           Saygılarımla. 05.02.2004 22:29

           ETİKETLER: Kansere çare; Kanserlilerin tedavi yolları; Kanserlilerin tedavi yöntemleri; NO ekstresi; Dr. Ziya Özel; Kanser tedavi edilebilir bir hastalıktır; Kanserden korkma, geç kalmaktan kork; Kanser ilâçları; Kanser ilâçları üreten firmalar;
5
Hastalıklarımız / KANSERİ YENMENİN İLK ŞARTI: HAYATI ANLAMAK
« Son İleti Gönderen: is Şubat 09, 2020, 05:36:48 ÖS »
KANSERİ YENMENİN İLK ŞARTI: HAYATI ANLAMAK

           Kanseri yenmenin ilk şartının “hayatı anlamak” olduğunu başlık olarak aldım. Bu başlığın, bu şekli ile/ niyetlerimizin ve gerçek bildiğimiz konuların açılımını yapmadan, doğru kabul edilmesi biraz zor olsa gerektir.
   
           Neden hayatı anlamak, kanser olmamaya, ya da kanserden kurtulmaya çaredir? Sorunuz ki, cevaplayalım. Sorunuz ki, akıllara takılacak bir bilinmeyen kalmamış olsun. Burada yazdıklarım, hayatın içinden yaşamımın büyük bir bölümünde gözlemlediğim konulardır.

           Kanseri önlemenin şartı “hayatı anlamak” derken, bu kansere karşı alınacak tedbirlerden sadece biridir. Belki en önde gelen sebeplerden biri olarak da değerlendirilebilir. Zira bir hastalığın yenilmesi için gerekli olan bir sürü faktör içerisinde STRES’ in terkedilmesi tavsiye edilirse de; bunun yanında belki onlarca sebeplerin bulunduğu da bir gerçektir. Her şeyden önce tıbbın geliştirdiği metotlara başvurmayı hiç kimse inkâr edemez. Müspet ilimlerin bütün imkânlarından faydalanmanın, hastalıkları önlemede, öncelikli şartlardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Tıbbın öngördüğü ilâçlarla tedavi yöntemi ilk sıralarda başvurulan tedavi yöntemlerindendir. 

           Bilindiği üzere, hasta doktora gider; ilâç reçeteleri ile dönerler. Aldıkları ilâçlardan belki bir iki tane, belki hiç içmeden bırakanlar, tahminen % 50 si, çok perişan vaziyette bir hasta değilse, ilâçlarını içmek için fırsat bulamaz/ bulmak istemez. İlâçları almıştır. Çoğunluğu ilâçlarını buzdolabına koymuştur. Canı isterse içecektir. % 30 civarında tahmin ettiğim kimseler ise, ilâç koliktirler; sonuna kadar o ilâçları içmeden rahat etmezler, edemezler. Kalan % 20 civarında kimseler de, gereği kadar içerler. Gereğinden fazla ilâç kullanmayı arzu etmedikleri için, şifâ bulduklarına inandıkları andan itibaren, ilâç içmenin zararlarının olabileceği düşüncesi ile/ yan etkilerinin bulunabileceğini düşünerek, ilâç içmeyi bırakırlar.

           İlâçlarla tedavi için doktor muayenehanelerinin eşiklerini eskiten, birçok, hayatı anlamış ve anlamamış insanları görmek mümkündür. Evet! Öncelikle hayatı anlamanın yolları nelerdir, diye bir soruyu sorarak başlayalım. Bu sorunun yazımız bittiğinde, bir yerlere ulaşma, bir şeyleri anlama yolunda çoğu üyelerimize/ okuyucularımıza, yardımları olacağını görebilmek ümidi ile yazıyorum.

           Temennilerle başladık. Tüm hayatımız dostlarımıza/ akrabalarımıza/ tanıştığımız kimselere temennilerle, bir şeyleri empoze etmekle/ dayatmakla geçmez mi? Elbette bizlerin, temenniler seviyesinden, söylenilen tavsiyeleri alıp, kabul edenlere faydasının dokunacağı tavsiyeleri, herkesin, her akraba/ her dostuna yapması gerekmez mi? Gerekir. Yakınlarımızın/ komşularımızın/ arkadaş/ dostlarımızın söyledikleri her şeyi “doğrudur”  diye kabul etmek ne kadar yanlış ise; söylenileni/ konuşulanı, hemen “yanlıştır” hükmü ile reddetmek de o kadar yanlıştır. Bizim memleketimizde bu yanlış, maalesef, gündemden hiç düşmemektedir. Olumlu bir fikir ileri sürüldüğünde, hiçbir dayanağı olmadan, doğrudan karşısına geçilir; inkâr edilir; yalanlanır. Bu yalanlama kişinin egosunun tatmini için olsa gerektir. Alabildiğine tezyif edici/ zayıflatıcı/ aşağılayıcı sözlerle, yapılan işin/ oluşun yararsızlığı ileri sürülmeye çalışılır. Kimse de

(muhabirler/ televizyon programcıları/ her tür haberciler/ yöneticiler/ siyasiler)

bu konuların üzerine gitmezler. Halbuki, bu konu tam üzerine gidilecek, haber değeri olan bir konudur. Neden? Zira memleketimiz için üzerine gidilmesi fayda sağlar da onun için.

           Söylenilen/ empoze edilmek istenen/ dayatılan konularda ilmî araştırmaların var olup olmadığını araştırmak, çoğunlukla insanlarımızın, başvurmadıkları bir bilimsel usuldür. Bu usulün herkes tarafından uygulanması arzu edilir. Zira ilmî araştırmalar, “lâf olsun beri gelsin” diye yapılan çalışmalar değildir. İlmî araştırmalar yapılır ki, herkes faydalansın, araştırılan konularda başvuru mercii bu araştırmalar olsun, istenir.

           Hayatı anlamak için yapılacak işlerin başında, araştırmalarla “başımıza gelen nedir”, “ne değildir” sorularını sormak suretiyle, yapılabilecek olan hususların listesinin ortaya konulması gelir. Bir kimse başına gelen felâketlerle, daima oylanıp durursa, dertlerinden kurtulma yollarını kapatmış olur. Zira bir işi halletmek üzere durum değerlendirmesi yapmak başka şeydir. Başa gelenin “neden geldi”, “niye geldi”, soru cümleleriyle, durmadan, düşünceler deryasında boğulmak başka şeydir. Hayatın içinde araştırmalarla desteklenmiş bilgilerin kuvvetle ele alınması gerektiğini belirtmeye gerek olmasa da, hayatı anlayan kimselerin profilini çizmek suretiyle, yaşantımız içerisinde insanlara musallat olan kötülükleri/ hastalıkları/ dertleri yok etmenin ya da bunlara karşı, sağlam temeller üzerinde mücadele etmenin yollarının bilinmesinde büyük yararlar vardır. Bu nedenle kanseri yenmenin ilk şartı “hayatı anlamak” ifadesini kullandım.

           İnsan doğduğu andan itibaren hastalıklarla karşı karşıya kalma riski altındadır. Bir kısım insanlarda hastalık, ömür boyu yanına uğramazken, bir kısım insanlarda da yanlarından hiç eksik olmazlar. Hayatı anlayan insanlar, hastalıkların insanlar için olduğunu bilirler. Hastalandığında sebeplere sarılarak, tedavi yöntemlerini araştırırlar. “Neden oldu”, başıma “neden geldi” yanlış cümlelerini hiç kullanmazlar. Kabullenir ve vakit geçirmeden, sebeplere dayanarak, tedâvi yöntemlerine başvururlar. Sonuçta sıhhat bulurlar. Hayatı anlayanların yapacağı bu davranışlar, netice itibariyle, sıkıntılarının üzerine, tedavi metotlarıyla gitme neticesinde, sıhhat bulmayı gündeme getirecektir.

           Hayatı anlamış kimselerin, hastalıklarını yenme konusunda fikren hazır olmaları, hastalıktan kurtulmanın başlangıcını teşkil eder. Hastalandım/ hastayım diye sızlanmanın, hastalığın tedavisine hiçbir katkısının olmayacağı bir gerçek olarak ortada dururken, sadece sebep olarak sızlanmalara sarılmanın hiçbir anlamı olmayacaktır/ olamayacaktır. Olamaz da.

           Genel olarak bütün işlerimizde sebeplere sarılarak meselelerimizi halletme yoluna gideriz. Sıhhatımız için hayatı anlayarak yaşamanın önemini anlayıp, buna göre hareketle, tedavi yöntemlerine derhal başvurmak isteğimiz daim olsun.

           Sıhhat ve mutluluklarla sürülecek bir yaşam temennilerimle.

           Saygılarımla…12.01.2020 17:43
6
Sosyal Yaşantıdan Kesitler / ZAMLAR
« Son İleti Gönderen: is Şubat 09, 2020, 05:00:20 ÖS »
ZAMLAR

           Zam bir ürünün maliyetlerinin üzerine konulan gelir payıdır. Yapılan bütün hizmetler belli bir değerle satılırlar. Bu ürün bazında olsun; hizmetler bazında olsun; kâr elde etmeden satış düşünülemez. Kâr düşünülmeden yapılan, ancak zekât, sadaka, adak gibi dini vecibeler/ borçlardır.

           Devletin yönetiminde, yapılan hizmetlerin belli miktarda kâr etmeleri normal karşılanır. Zira devlet, hizmetleri ihtiyaç sahiplerine götürürken, yapılan masraflarını karşılamak üzere, mal/ hizmetleri üzerine bir miktar bedel koyması gerekmektedir. Normal olan bir miktar konulabilir. Elde edilen kâr ile de diğer hizmetlerin finansmanı sağlanır.

           Devletin(bu belediyeler olur, hükûmetlerin yaptıkları işler olur) bütün görevlerini belli miktar bedelle yaptırmaları gereken konularda, maliyetlerinin çok üzerinde ve tüketicilerin deyim yerinde ise “canına okuyacak zamlar” ile insanların isyanlarına sebep olabilecek zamlar yapmamaları/ yaptırmamaları gerekmektedir. Zamların insaf ölçüleri içerisinde kalmaları arzu edilir. Aşırı kâr elde edilmesine sebep olabilecek zamlar, herkesin, her kesimin itirazlarına sebep olur. İnsanları, zamlarla canından bezdirmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Hiçbir ülkede de aşırı zamlar normal karşılanmazlar. Mutlaka mitingler/ protesto gösterileri ile tel’ in edilirler. Zamların geri alınması istenir.

           Zamlarda esas olan, ürünün veya hizmetin zarar etmemesidir. Ancak tüketiciden alınan yüksek bedellerle, işletmecilerin aşırı kazançlar elde etmeleri gözlenmektedir. Bir il/ ilçe düşününüz. Bu il/ ilçelerde belediyelerin sahip oldukları arazilerde bulunan çay bahçeleri, kiralanmak suretiyle, ihalede kazanan kişilere, çalışma hakları devredilir. İşletmecilerin sattıkları ürünlerde insaf ölçüsünün aşılmaması için Belediye Başkanlarının belli sınırlar koyması, vatandaşlarca istenir. Arzu bu yöndedir. Ancak genellikle görülen odur ki, çay bahçelerinde emeklilerin bir iki çay içip vakit geçirmeleri huzur içinde akşam olunca evlerine huzurla dönmeleri mümkün olmamaktadır. Zira aşırı kazanç hırsları yüzünden, çoğu yerde bu işletmeler müşteri yokluğundan dolayı çalıştırılamamaktadır. Bu nedenle kiralanan çay bahçeleri v.s. de yiyecek içecek fiyatlarının belediyelerce kontrol altında tutulması en önemli faktörlerden biridir. Denetimsiz kiralamaların zararı vatandaşa çıkarılmaktadır. Zira verilemeyen hizmetler sebebiyle, tesislerden vatandaşlar faydalanamamaktadırlar.

           Parklardaki çay bahçelerinde el yakan içecek, yiyecek bedelleri bahçelerin işleyişinde aksaklıklara neden olmaktadır. Çoğunlukla zarar ettiği için kapatılarak hizmetten, o bölge halkı yoksun bırakılmaktadır. Çalıştıramayan işletmeciden tesisin alınarak bir başka işletmeciye "çalıştırmak kaydıyla" verilmemesi de ayrı bir kangren durumdur. Oturduğum muhitte, güzel bir park hayal ediniz lütfen! Havuz kenarından köprü ile geçilmektedir. Havuzun ortasında, suyun içinde çay içeceksiniz. Ancak içemiyorsunuz, çünkü birkaç yıldır kapalıdır. Çalıştırılamamaktadır. Halbuki, güzel demli bir çayın oradaki keyfini düşünebiliyor musunuz? İnsanın yorgunluğu giderilmiş olarak evine dönmesi söz konusu iken, dönemiyorsunuz. Zira tesis kapalıdır. Hizmet vermekten uzak kalmasıyla birlikte, işçilerin ekmek tekneleri de kapatılmış, yok edilmiştir.

           Hizmet sektöründen bir bakla yok edilmiş koparılmış oluyor ki, bu duruma el koyacak bir yetkili belediye de bulunmadığından, maalesef kapalı tutulmaktadır. Ne beklenirdi bu parktan? Çevrede oturan insanlar gelecek, yorgunluklarını çıkarmak üzere bir iki yiyecek içecekle zamanlarını dinlenerek geçirecekler diye düşünürsünüz. Doğru mu? Maalesef, altı üstü bir çay. Piyasada bulunan çay fiyatlarının 4 katı olunca kimse gitmediği için ve de belediyenin başka kimselere lâyık görmediği için, kapalı tuttukları bu göl ortasında köprüyle geçilen o güzelim tesis, yıllardır boş bekletilmekte, hizmet verilmemektedir.

           Olmadı sayın yetkili. Bırakın tanıdık eş dost ayağını, hak eden bir işletmeciye devredin ve deyin ki:

           -Bu tesis benim vatandaşlarımın dinlenmeleri, keselerine uygun yiyip içmeleri ve huzur içerisinde günlerini geçirmeleri içindir. Fiyatlar mâkul olacak. Hizmet ehli güvenilir olacak. Temizlik şartlarının sağlanmasından vaz geçilmeyecek. Gelen müşterilerinizin memnuniyeti son derece önemlidir. İşletmenizden memnun ayrılmayan müşterinin tâkipçisi olacağım. Lütfen temiz, kaliteli, güler yüzlü çalışanlarınızla hizmet vermeyi ana kural edinip; öyle çalışınız.

           Tamam mı? Tamam. İmzalayınız sözleşmeyi, bir yıl deneme süresi veriyorum. Bir yıl sonunda vatandaşlarım memnun iseler, önümüzdeki yıllarda da birlikte çalışabiliriz. Vatandaşa hizmetin püf noktaları kimsenin bilmediği şeyler değil. Herkesin, her kesimin istediği de budur.

           Zam konusunda aşırıya gidenlerin hizaya getirilememesi, anormal kâr marjlarına ses çıkarılmaması, hem dünyada, hem de gerçek dünyada mesuliyeti gerektirir. Bu nedenle, zamların kabul edilebilir olması esastır. Bir kısım tanıdıklarımızın zengin olması için vatandaşlarımızın derisinin yüzülmesi asla düşünülmemelidir. Yetkili makamlarda isek buna asla müsaade etmemeliyiz.

           Bilindiği üzere hastanelerimizde bulunan çay ocakları/ kafeteryalar ihale ile kiralanmakta olup; mâkul fiyatlarla satış yapan tek hastane kafeteryası görmedim desem yeridir. Acılı olarak gelen hastaların/ hasta yakınlarının, tâbiri câiz ise, "kazıklanmaları" hangi insanlığa hangi insafa sığdırılabilir? Sığdırılamaz. Acılı insanların kazıklanmalarıyla elde edilen paraların temizliğini sorgulayacak bir kimse acaba bulunmakta mıdır? Bulunamaz. Zira herkes, "benim hakkım" ifadesiyle kendi vicdanlarını susturabilmektedirler. Gerisi "lâf olsun; beri gelsin" kabilinden sözlerdir ki, kabul görülecek sözler değildir. 

           Üniversite kantinlerinde bir bardak çayın 2,50 TL./ 3,- TL. olması kabul edilebilir değildir. Sayın rektörlerimizin bunu halletmeleri gerekmez mi? Bu fiyatı veren öğrenci vardır. Veremeyen öğrenci vardır. Öğrencilerin içecekleri bir bardak çaya bu kadar yüksek ücret ödetilmesi insafla, merhametle izah edilebilecek bir husus değildir. Rektörlük çay bedelini sınırda tutmak üzere ihaleleri yapabilir. Öğrencilerini kazıklatmamanın yolu bu olsa gerektir. Bir bardak çayın mâliyetini her kahveci kesinlikle yapabilir. Maliyet hesabı yapmadan kiralayan kantincilerin insafına öğrencilerin bırakılması, akılla, mantıkla açıklanabilecek bir husus değildir. Bu işi yapanların da kimlerin sırtına basarak zengin olduklarının farkına varmaları gerekir. Zengin olmanın yolu fâhiş fiyatlar değildir. Zira hesapları verilmeyecek hiçbir aşırı kâr yoktur. Olamaz da. Fâhiş kârlar, her devlette  kanunlar çerçevesinde, sınırlandırılmıştır. Fırsatçılara meydan boş bırakılmamıştır.

           Kabul edilebilir fiyat belirlemeleriyle kurulacak tesislerimizin çalışıp, memleket ekonomisine katkılarının olması dileklerimle.

           Saygılarımla. 09.02.2020 16:39

           ETİKETLER: Zam nedir; Zamların yüksek olması kimlere zarar verir; Aşırı kâr eden tesisler; Fâhiş fiyatlar eziyet midir; Kazancın temizliği nasıl sağlanır; Ürün maliyetleri nasıl yapılır; İhalelerde fiyatların belirlenmesi yapılmalı mıdır; Kul hakkı ile gitmek; Kul hakkı geçirmek;
7
Karakterlerimiz / KISKANÇLIK
« Son İleti Gönderen: is Şubat 09, 2020, 02:23:43 ÖS »
KISKANÇLIK

           Kıskançlık insanlığın, yaradılıştan itibaren, mayasında bulunan bir huy, bir özellik, bir karakterdir. Hiç kimse “bende kıskançlık bulunmaz” diyemez. Zira her insanın yapısında vardır. Ancak zamanla insanlar şuur sahibi, akıl sahibi olduğunda, bu karakter/ huy/ özelliği kendi gayretleriyle, düzgün yaşayabilmek adına, kaldırabilirler. Bu bir eğitim meselesidir. Kültür meselesidir. Zira ömür boyu kıskançlıklarla yaşamak, hastalık belirtisi olarak görülebileceğinden; psikiyatrik sorun vardır düşüncesiyle, tedavi yönüne gidilmesi gereken bir hastalık olarak nitelendirilebilir. Bu mümkündür.

           Kıskançlık, hatırlanacağı üzere, bilhassa, çocukluk çağlarında başlar. Çocukluk çağlarında “kardeşler arasında kıskançlık yoktur” diyebilecek bir tek şahıs bulunmamaktadır. Çocuklarımızın ne zaman akılları erer hâle gelir, o zaman gençlerimiz, kardeşleri kıskanmanın yanlış bir düşünce tarzı olduğunun farkına varırlar. Bazen kardeşler arasındaki bu kıskançlık, ömür boyu sürebilir. Bu hiç kimse tarafından arzu edilmeyen bir huy/ karakterdir.   

           Aslında mantık hesabıyla, kıskançlık gösteren çocuklarımızın, çocukluk çağlarında gösterdikleri kıskançlık, büyüme çağında çoğunlukla “kardeş sevgisi” nin ağır basması sonucu yok olur. Bu yok olma herkes için geçerli olmasa da, çoğunlukla insanlarımızın böyle bir sıkıntıları/ takıntıları olmaz. Olmaması da gerekir.

           Kıskanç kardeşlerin eğitimleri esnasında bu yanlışın giderilmesi için öğretmenlerin telkinleri, kıskançlığın yanlışlığı üzerine eğilmeleri, büyük önem arz eder. Evde ise, anne babaların dikkat etmeleri gereken en önemli konulardan biri, kardeşler arasındaki kıskançlıktır. Kardeş arası kıskançlıkların önüne geçebilmek için, kardeşlere sevgi gösterisinde denge kurabilmek çok önemlidir.

           Tek çocuklu ailelerde doğmuş olan çocuğun kardeşi olmadığı için, büyümesi esnasında daima yalnız kaldığı bir gerçektir. Yalnızlığa alışması söz konusudur. İkiz kardeşleri düşününüz. Doğumlarından itibaren birlikte ağlarlar. Birlikte beslenirler. Daima birlikte hareket ederler. Yalnızlık diye bir husus söz konusu değildir. Elbette çocukluk çağlarında kardeşlerden anlayış beklemek, bilinçlerinin henüz gelişmemiş olmaları nedeniyle, kardeşlere çok uzaktır. Her birine yapılan hareketin karşısında diğerinin itirazı, gizliden bakışları, daima olacaktır. “Ona ilgi var, bana ilgi yok” dercesine bakışları unutmak mümkün değildir. Adaletli olmak için ikizlerin birine ilgi gösterilmişse, diğerine de ilgi göstermek için çaba sarf edilmesi gerekir. Her anne baba da bunu yerine getirmek için, daima dikkatle takipte olmalıdır. Birini kucaklamışsa; diğerini de kucaklayacaktır. Birini öpmüşse; diğerini de öpecektir. Anne babaların bilinçli olmaları durumunda, bu dengelemeyi yapmaları mümkündür. Bunun için de genellikle çok çaba sarf edilmesi gerekir. Aksi takdirde çocuklarının gözünde, “adaletli davranmamış” anne babalar olarak kayda geçebilirler.

           Çocukluk çağlarında her bir kardeşin kıskançlığın ne olduğunu bilmesi mümkün görünmemektedir. İşin farkına varmaları, “ben kıskançlık yapıyor muyum” demeleri, gelişmeleri neticesi, düşünce tarzlarında bu konunun yanlışlığını tartabilecek potansiyelde bir yapıya kavuşmaları sonrasında mümkün olur.

           Kıskançlığın, aslında, kıskanan kişiye zarar verdiğini insanlarımızın çoğunluğu bilirler. Bunu bilmeyen/ bilmek istemeyenlerin huzursuzlukları hiçbir zaman geçmeyecek; ömür boyu bu huzursuzluğu yaşamak zorunda kalacaklardır. Gelişmiş, akıl sahibi insanlarımız da dahi kıskançlık, insanlarımızı ömür boyu huzursuz eder. Hayatlarını zehir edercesine yaşamalarına sebep olur. Kıskançlığın elde olmadığı düşüncesine kapılmış bir kimsenin bu huyundan vazgeçirmek de mümkün değildir. “Ben kıskancım” deyip geçen kimselere kıskançlığın zararlarını anlatmaya gerek yoktur. Zira onlar “ben kıskancım” demekten zevk alırlar. Bir kısmı, kıskançlıklarını anlatmak için dinleyici bile ararlar. Ancak bunun yanlış bir huy/ karakter olduğunun farkına varan kimseler, kıskançlıktan kurtulmak için çaba sarf ederler. Genellikle de kurtulma şansları vardır.

           Kıskançlık, bünyeye giren bir kurt gibi, içten içe, kıskanç kimsenin bünyesini kemirir. Bize dünyada huzur vermez. İnananlar için ise, bütün inanç sistemlerinde olduğu üzere, âhirette de huzur bulunamayacaktır. Bu nedenle tercihimizi zamanında yapmalı; huzursuz yaşamamak adına, kıskançlık gibi, kendimizi kemiren bir huydan, vakit varken dönmeye karar vermeliyiz.

           Huzurunuz devamlı olsun. Kıskanmanın zararlarından uzak, mutluluklarla güzel yaşam dileklerimle.

           Saygılarımla. 09.02.2020 14:08

           ETİKETLER: Kıskançlık; kıskanmak bir hastalıktır; kıskançlıktan kurtulmak kolay mıdır; kıskançlık krizi ne demektir; kıskananlar doğru yolda mıdır; kıskananlar yanlış yoldadır;           
8
Hastalıklarımız / BEL FITIĞI
« Son İleti Gönderen: is Ocak 26, 2020, 02:02:00 ÖS »
           AMELİYATSIZ BEL FITIĞI TEDAVİSİ

           Birçok kimsenin şikâyetçi olduğu bel fıtığı, çoğunlukla ameliyatla çözülebilen bir hastalıktır. Bazı hastalar bel fıtığını çektirme yöntemi ile, bazıları masaj yöntemi ile, bazıları da ameliyatla halletme yoluna giderler.

           Benim bel fıtığı rahatsızlığım başladığında, hastanenin beyin cerrahi bölümünde röntgen çektirdim. Röntgende görülen tablo, “4. ve 5. omurlar arasından yukarı doğru 5 adet fıtık bulunduğu” ifadesi ile teşhis konuldu. Ancak 4. ve 5. Omurlar arası fıtıkta komplike bir yapı oluşmuş ve sinirleri sıkıştırmıştı. Sıkışma başladığında, iki gün müddetle gözümü kırpmadan 48 saatimi geçirdim. Âcile başvursam, uzman kişi bulunmayacağından, pazartesi gününü bekledim. Doktorum “ameliyatsız geçmesi mümkün değil; hemen ameliyata alalım” demişti. Ancak "akrabam olan fizik tedavi uzmanı Prof. Dr. Burcu Çörekçi Yanık' a rontgeni göstermem gerektiğini, ameliyatı şimdilik düşünmediğimi” söyledim.

           Prof. Dr. Burcu Çörekçi Yanık, 14 gün süreli fizik tedavi almamı sağladı. Ancak ağrılarda hafifleme olduğu halde, sağ kalçam, baldırım ve kaval kemiğime vuran ağrıları geçirmem mümkün olmadı. Yeşil reçeteli ağrı haplarını sabah akşam almama rağmen çare olmadı. Yaklaşık 1.5 ay müddetle sol tarafıma yatabildim. Sağ tarafıma yattığımda dayanılmaz ağrı yapmaktaydı.

           Fizik tedavi uzmanıma, “sorunumu çözmek için barfiks demirine asılsam” dediğimde; “olabilir” demişti. Evimin salon kapısına asılan barfiks demirine gelip- gidip asılmaya devam ettim. Bir hafta sonunda, belimdeki eğrilik

(yürürken düz yürüyemiyordum. Sola doğru yatık şekilde yürüyebiliyordum. Düz yürümek istediğimde, sağ kalçamda oluşan ağrı tahammül edilemez oluyordu)

düzeldi. İki hafta sonunda tamamen eğrilik geçti. Düz yürümeğe başladım. Ağrılarım da büyük ölçüde geçti. Hâlâ barfiks asılmağa devam ediyorum. Çok şükür sağ kalçamdaki ağrılar da yok oldu. Şu an hiçbir fıtık ağrım olmadığı halde, barfikse gelip- gidip asılıyorum.

           ÖNEMLE BELİRTİYORUM:

           1-) BU YAZIMI NEDEN YAZDIM?
           SIKINTISI OLAN BENZER VAKALARDA FAYDALANILSIN; İNSANLARIN IZDIRAPLARI KOLAY YOLDAN, AMELİYATSIZ GEÇİRİLEBİLİYORSA, GEÇİRİLSİN DİYE.

           2-) BEN 74 YAŞINDA BİR İNSANIM. BARFİKSE NASIL ASILIYORUM?
ELBETTE PROFESYONEL BARFİKSÇİLER GİBİ AKROBATİK HAREKETLER YAPMIYORUM. SADECE OMURLAR ARASINDAKİ SIKIŞMAYI AZALTMAK/ KALDIRMAK İÇİN,  ASILIYORUM. VÜCUDUMU DÜZ VAZİYETTE SERBEST BIRAKIYORUM. SALLANMAK V.S. YOK. VÜCUT AĞIRLIĞIMI AŞAĞIYA BIRAKIP SIKIŞMAYI HAFİFLETMEYE ÇALIŞIYORUM. AYAKLARIMI HAFİFTEN KALDIRIYORUM.

           ÖNEMLE DİKKAT!

           AYAKLARIN TAMAMEN KALDIRILMASI YA DA  YERDEN AYAKLARIN KESİLİP KALDIRILMASI HERKES İÇİN TEHLİKELİDİR. BİLİNE!

           UYARMADINIZ DENİLMESİN!
           SAKATLIKLARA SEBEP OLUNMASIN!

           3-) BARFİKSE ASILMA SAYISI YA DA ZAMANI NEDİR?
           BARFİKS DEMİRİ SALON KAPISINDA OLUP; GELİP GEÇERKEN DEVAMLI ASILIYORUM. BELKİ GÜNDE 5/ 10 SEFER.
ASILI DURMA ZAMANIM İSE, SADECE 5- 10 SANİYE.

           4-) BU YÖNTEM HERKESE UYGUN MU?
           HİÇBİR YAN ETKİSİ OLMADIĞI İÇİN, 82 YAŞINDAKİ ABLAMA DA TAVSİYE ETTİM. VÜCUDUNU AŞAĞI BIRAKIP; AYAKLARINI YERDEN KESMEDEN, VÜCUT AĞIRLIĞINI  OMURLARDAN AZALTARAK; OMURLAR ARASI SIKIŞMA SEBEBİYLE OLAN AĞRILARI AZALTIYOR. BEL AĞRISI İÇİN KAPILARINA ASILAN BARFİKS DEMİRİNE GELİP GİDİP ASILMASI SONUCU

(Bu satırları yazarken telefonla arayıp; şimdi doğrulattım. "Ayaklarımı yerden kesmiyorum bile. Hafiften vücudumu aşağı bırakıp 5- 10 saniye duruyorum. Ağrılarım azaldı” dedi)

ABLAMIN BEL AĞRILARI AZALDI.

           5-) HERKESE TAVSİYE EDİLMESİ DOĞRU MU?
           TAVSİYEMİZDEN MAKSAT FAYDALANILMASI İÇİNDİR. KENDİSİNE FAYDALI OLABİLECEĞİNE İNANAN KİMSELERİN, KENDİ İRADELERİNE HİÇBİR BASKI YAPMAYA, HİÇ KİMSENİN HAKKI YOKTUR. BU NEDENLE FAYDASI OLUR DİYEBİLEN İNSANLARIMIZA TAVSİYEDEN ÖTE HİÇBİR ZORLAMA YAPILAMAZ.

           DOKTORUM “AMELİYAT” DEDİ. BEN AMELİYATLI KİMSELERE SORDUĞUMDA GENEL OLARAK “2/ 3/ HATTA 4 DEFA AMELİYAT OLDUM” DİYENLERLE; AKRABALARI BİR KAÇ KEZ AMELİYAT OLDUKLARI HALDE İYİLEŞEMEMİŞ BEL FITIĞI HASTALARININ YAKINLARI İLE KARŞILAŞTIM. BEN KARŞI OLDUĞUM İÇİN AMELİYAT TAVSİYELERİNE UYMADIM. BU NEDENLE ZAHMETSİZ OLAN BARFİKSE ASILMA YÖNTEMİNİ BENİMSEDİM. FAYDALANDIM. HERKESE TAVSİYE ETMEK İSTEDİM.

           HİÇ KİMSENİN İRADESİNE AMBARGO KONULAMAZ. HERKES İRADESİNDE SERBESTTİR. HELE VÜCUDU İLE İLGİLİ KONULARDA İNSANLARIN HİÇBİR ŞEKİLDE ZORLANMAMASI KANAATİNDEYİM.

           
Tavsiye etmek bizden, uyup uymamak tüm insanlarımızın kendi iradelerindendir.

           Sağlıklı ve huzurlu günler dileklerimle.

           Saygılarımla. 26.01.2020 13:49

           ETİKETLER: AMELİYATSIZ BEL FITIĞI TEDAVİSİ; BEL FITIĞI; KOMPLİKE BEL FITIĞI; OMURLAR ARASI SİNİR SIKIŞMASI NEDİR?; BEL FITIĞI AMELİYATININ TEHLİKESİ VAR MIDIR?; BEL FITIĞI AMELİYATI OLANLARDA MUTLAK İYİLEŞME OLUR MU?;
   




9
Masalcı'dan Çocuklarımıza İnciler / ALTIN KANATLI KUŞ
« Son İleti Gönderen: is Şubat 14, 2019, 07:53:25 ÖS »
ALTIN KANATLI KUŞ

   Çok eski zamanlarda kanatları altın gibi parlayan bir kuş varmış. Bu kuş çok iyiliksevermiş. Ancak her kuşun sevdiklerinin olduğu gibi, sevmeyenlerinin de olduğu da bilinmektedir. Bu kuşun da sevmeyenlerinin olabileceği düşünülebilir.

   Altın Kanatlı Kuş, dere kenarında dolaşırken, onu sevmeyen Ördek yanına gelerek onunla konuşmak istediğini söylemiş. Ancak niyeti pek de iyi değilmiş. Altın Kanatlı Kuş konuşurken, Ördek önu dereye itivermiş.

   Suya düşen Altın Kanatlı Kuş' un ıslanan kanatları nedeniyle çıkması mümkün değilmiş. Çırpınmış, çırpınmış, yardım istemiş. Ördek kötü niyetli olduğundan ve onu kıskandığı için yardım etmemiş. O sırada oradan geçmekte olan ve Altın Kanatlı Kuş' un boğulabileceğini gören iyi niyetli  Papağan  uçarak dere kenarına gelmiş. Altın Kanatlı Kuşu kurtarmak için hemen ağzına bir dal parçası alarak, kuşa uzatmış. Altın Kanatlı Kuş hemen gagası ile daldan tutunmuş. Papağan da onu çekerek derenin kenarına doğru çıkarmış. Altın Kanatlı Kuş, Papağan' a teşekkür etmiş.

   Burada görüldüğü gibi iyi niyetli ördekler olabileceği gibi, kötü niyetli ördeklerin de olabileceğini düşünebiliriz. Herkesin iyi niyetle, güzel işler başarabileceği bir gerçektir. Burada da Papağan iyi niyetle, zor durumda olan Altın Kanatlı Kuş' a yardım ederek güzel niyetini ortaya koymuş.

   Zorda kalmış kimselere yardım etmek hepimizin görevidir. Bu şekilde yaşantımızın güzelliklerle dolması söz konusudur. Yaşantımızı, zorda kalmışlara yardım ederek, güzelleştirelim. Kötü niyetlilerin eline hiçbir şeyin geçmeyeceğini onlara anlatalım.

   İyi günlere iyilerle beraber erişmek umudumuz olsun. 14.02.2019 19:53

 Ece Güneş
10
Masalcı'dan Çocuklarımıza İnciler / TAVŞAN İLE KAPLUMBAĞA
« Son İleti Gönderen: is Şubat 14, 2019, 06:37:32 ÖS »
TAVŞAN İLE KAPLUMBAĞA

           Bir zamanlar bir Tavşan ile Kaplumbağa iki iyi arkadaşlarmış. Tavşan bir gün:

           -Arkadaşım Kaplumbağa çoktan beri görünmüyor. Ziyaretini yapsam iyi olur demiş. Kaplumbağa arkadaşını ziyaret etmek için yola çıkmış. Giderken derenin kenarında Kunduz' a rastlamış.

           -Ne yapıyorsun Kunduz kardeş demiş. Kunduz:

           -Kış gelmeden derenin önünü kestiğim ağaç dalları ile tıkayıp bir set yapmak için uğraşıp duruyorum. Sonrada yükselen suyun içerisine yavrularımı barındırmak için evimi yapacağım, demiş.

           Tavşan yoluna devam etmiş. Kaplumbağa' nın evinin önünde etrafa bakınmış. Kaplumbağa yakınlarda değilmiş. Tavşan kendi kendine sormuş:

           Nerede acaba kaç gündür görünmüyor. Eve doğru seslenmiş. Cevap alamamış. Acaba dışarı ot yemeğe mi gitti? Evde yok zannediyorum derken, kaplumbağa evden dışarı seslenmiş:

           -Tavşan kardeş gel içeri. Hastalandım. Kaç gündür yatıyordum, demiş. Tavşan Kaplumbağanın hastalandığını, bu yüzden çayıra ot yemeğe gidemediğini işitince:

           -Kaplumbağa kardeş sen ot yiyemediğin için zayıf düşmüşsündür. Ben şimdi sana bolca ot toplar getiririm. Yersin, eski gücünü toplarsın. Çayırlara yeniden çıkabilecek gücü kendinde bulursun, demiş ve sıçrayarak kırlara ot toplamağa gitmiş. Kırlardan döndüğünde topladığı otları yemesi için arkadaşı Kaplumbağanın önüne koymuş. Günlerdir aç olan Kaplumbağa bol bol ot yemek suretiyle eski gücüne kavuşmuş.

           Kaplumbağa arkadaşlarının olduğuna şükretmiş:

           -İyi ki arkadaşım Tavşan var. Beni aramasaydı açlıktan ölebilirdim. Demiş.

           Arkadaşlar!           

           İyi bir dost her zaman, herkese gereklidir. Dostu olmayan insanların sıkıntılı zamanlarında, sıkıntılarını paylaşacakları dostlarının olmaması çok kötü bir şeydir. Her ne olursa olsun, arkadaşlarımızın kötü/ sıkıntılı günlerinde yanımızda olmalarını istiyorsak, biz de arkadaşlarımızın kötü/ sıkıntılı günlerinde onlara destek vermeliyiz. Onların sıkıntılarını paylaşmalıyız.

           Yeni hikâyelerde görüşmek üzere, mutlu ve sağlıklı günler dileklerimle. 14.02.2019 17:38

Arda Güneş
       
Sayfa: [1] 2 3 ... 10