Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Dini Konular/ Manevî Değerlerimiz / İNANMAK NEDİR? İMAN ETMEK NEDİR?
« Son İleti Gönderen: is Ekim 30, 2016, 12:39:06 ÖÖ »
İNANMAK NEDİR? İMAN ETMEK NEDİR?

           İnanmak, bir şeyi görmek, elle tutmak/ o şeyin suretinin karşımızda cismen bulunması durumunda, varlığının tasdik edilmesi anlamına gelir. Gözle görülebilen her tür eşyanın, inkâr edilmesi mümkün olmadığından, herkesin inanması söz konusudur.

           İman etmek ise, bir şeyi görmediği halde inanmaktır. Bu husus bilhassa, Kâinat’ ın yaratıcısı Allah(c.c.)’ nun varlığına ve birliğine inanmak söz konusu olduğunda, “iman etmek” olarak değerlendirilir. İman eden insan, Allah(c.c.) nun varlığını ve birliğini, görmediği halde kabul eder. Bu iman etmektir. 

           Dinimizin Âyet- i Kerîmelerle ortaya koyduğu, hayat tarzımız ile ilgili tüm kurallarda, mantık ötesine geçen, hiçbir Âyet- i Kerîme bulunmamaktadır. Aksini söyleyenler var ise, biliniz ki, “İslâm Dini” nin temeli olan Kur' ân- ı Kerîm' i hiç incelememiş ya da inceleseler de nasiplenmemiş kimselerdir. Bunlardan başka bir de iman etmemiş kişiler/ inkârcı kişiler vardır ki, bunların inkârları, kendi hezeyanlarından ibarettir. Hitabımız bu kimselere zaten olamaz. Zira insanlar her tür inanç sistemlerine, kendi iradeleri ile inanmak durumundadırlar. Hiç kimsenin, bir diğer insanın inancına, karışma hakkı yoktur. Ancak doğruyu tavsiye etme görevi tüm insanlarındır. Bakarâ Sûresi 256. Âyet- i Kerîmesi gereğince"Dinde zorlama yoktur." Olamaz da. 

           İnsanlar cüz’ î iradelerinde, tüm yaşamlarında, serbest bırakılmışlardır. Küllî irade Allah(c.c.)’ nundur. Cüz’ î irade ile mücehhez(donatılmış) insanların yapacakları her hareket kendi sorumluluklarındadır. İnsanlara, ilk insan Âdem Aleyhisselâm’ dan bu tarafa, devamlı Nebî’ ler, Peygamberler, Resûller, Uyarıcılar, Allah(c.c.) tarafından gönderilmiş ve insanların cüz’ î iradeleri ile yanlış yollara sapmamaları sağlanmıştır. Bu yapılmasa idi, insanların doğru yolu bulmaları çok zor olurdu.

           Sözlerimiz sadece inananlara/ inanmak isteyenleredir. İnandım demek, başka şeydir. İnancının gereklerini yerine getirerek yaşamak, başka şeydir. Bu nedenle, inanan kimselerin tamamı dinlerinin gereklerini yerine getiren kimseler olarak değerlendirilmemelidir. Bir kısım insanlar inanmakla birlikte dinlerinin gereklerini yerine getirmemiş/ getirememiş olabilirler. Zira inanmış olsalar da, yanlışlarda dolaşan kimseler/ günahkâr diyebileceğimiz kimseler de inanan kimseler içerisinde sınıflandırılırlar. Bu değerlendirmeyi yapmak ancak Allah(c.c.)’ nun yetkisindedir. İnsanların hareket tarzlarının doğruluğunu yada eğriliğini değerlendirerek onların iyi ya da kötü olduklarını söylemek, biz insanlara düşen bir görev değildir.

           İman etmiş kimselerin, iman etmemiş kişilere/ başka dinin mensuplarına/ ateistlere/ putperestlere/ mecûsîlere bir tek kelime söylemek suretiyle dahi karşı çıkmaları, hiçbir Müslüman’ ın/ hiçbir inançlı mü’ minin görevi değildir. Bu nedenle dinimizin genel kuralı olarak, çeşitli Âyet- i Kerîmelerde de tekrarlandığı üzere, zorlama ile dine davet söz konusu değildir. Olamaz da. Aşağıda yazdığım Âyet- i Kerîme meallerinin ışığında, bu hükme vardığımızı belirtebiliriz. Zira:

           16. Nahl Sûresi 82. Âyet- i Kerîmesi’ nde aynen:

           -Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, Ey Muhammed! Artık sana düşen sadece açık bir şekilde tebliğden ibarettir.(Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır meâli, 277. sayfa)

           Yine yaklaşık aynı meâlde olan, 3. Âl- i İmrân Sûresi, 20. Âyet- i Kerîmesi’ nde aynen:

           -Buna karşı seninle münakaşaya kalkışırlarsa de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’ a teslim etmişimdir”. Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen) ümmîlere de ki: “Siz de İslâm’ ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm’ a girerlerse hidâyete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kulları görendir.(Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır meâli, 53. sayfa)

           Yukarıdaki Âyet- i Kerîme’ lerde Allah(c.c.)’ nun, Peygamberi Hz. Muhammed’ e hitâben söylediği bu sözleri, birçok kimsenin, bu Âyet- i Kerîme’ lerin sırrına ermedikleri için olsa gerek; karşılarındaki kimselere, “tebliğ görevi” ni dayatmak için delil zannetmeleri sonucu, İslâm’ ın şartlarını zorla kabul ettirmeye çalışmaları, “dinde zorlama yoktur” Âyet- i Kerîme’ sine ters düşmektedir.  Zira Peygamberine “sana düşen şey ancak tebliğden ibarettir” ve “sana düşen sadece açık bir şekilde tebliğden ibarettir” diyen Allah(c.c.)’ nun biz insanlara, Peygamberine verdiği tebliğ görevinin ötesinde, bir görev vermesi düşünülemez. Cebren/ zorlama ile dinimizin kurallarını tebliğ etmemize delil sayabileceğimiz bir tek Âyet- i Kerîme gösterilemez. 

           Yukarıda verdiğim Âyet- i Kerîmeler ile de cebren dine davet görevi, biz insanlara verilmemiştir. Ancak Müslümanlara, İYİLİĞİ EMRETME; KÖTÜLÜKTEN MENETME görevi verilmiştir.

           [İYİLİĞİ EMRETME, KÖTÜLÜKTEN MENETME

           Dinimiz İslâmiyet’ in en güzel kurallarından biri “emri bil ma’ ruf ve nehy- i anil münker' dir.(Mâ’ ruf, şerîatın emrettiği; münker, şerîatın yasakladığı şey demektir. Başka bir deyimle Kur'an ve sünnete uygun düşen şeye mâ’ ruf; Allah'ın râzı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan şeye de münker denilir.) (Râğıb el-İsfahânı, el-Müfredât, s.505; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV, 2357-2358; V, 3118).

           Mâ’ rufu emretmek iman ve itaata çağırmak; münkerden nehyetmek de küfür ve Allah'a başkaldırmaya karşı durmaktır (Kadı Beydâvî, Envârü't-Tenzil, 2/232).

           Kur'an-ı Kerîm'de, ''Sizden hayra çağıran, mâ’ rufu emreden, münkerden vazgeçirmeye çalışan bir ümmet bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir" (Âli İmrân, 3/104) buyurulmaktadır. Bu Âyet- i Kerîme ile mâ’ rufun emredilmesi ve münkerden menedilmesi işi bütün İslâm ümmetine farz kılınmıştır. İslâm uleması bu görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalkacağını, ancak hiç kimsenin yapmaması halinde bütün müslümanların sorumlu ve günahkâr olacağını söylemiştir (Muhammed Hamdi Yazır, a.g.e., II, 1155).

           Başka bir Âyet-i Kerîmede Allah(c.c.) şöyle buyurmaktadır: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Mâ’ rufu emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız; çünkü Allah'a inanıyorsunuz...'' (Âl- i İmrân, 3/110)]


           Tüm mü’ minlere bu görev verilmiştir. Her mü’ min bu görevi yapmakla mükelleftir. Ancak bu görevi yaparken herkesin uyması gereken kural, sadece tebliğ etmeleridir. Zorla kabul ettirme gibi bir düşünceleri asla olamaz.

           Bilindiği üzere Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) dine davette hiçbir zaman zorlama yoluna gitmemiştir. İnsanların gönlüne girerek İslâm dinini tebliğ etmiştir. Gerçek inanmışlığın gereği de budur. Hiçbir zaman insanların birbirlerine zorla bir şeyleri kabul ettirmeleri söz konusu olamaz. Olmamalıdır da. İnsanların yanlış yolda olanlarına, “yolun yanlış” demek herkesin görevidir. Bu görevden kaçılamaz. Doğru yolda olanları yüreklendirmek; bu yolda yürümelerini teşvik etmek de görevlerimiz arasındadır.

           İnanmış kimseler olarak, imanımızın gereği, yaşantımızın güzelliklerle dolmasını dilerim.

           Saygılarımla… 29.10.2016 23:50
2
Gençlerle Sohbet / GENÇLERLE SOHBET(18) CÜZ' Î İRADE
« Son İleti Gönderen: is Ekim 14, 2016, 02:30:28 ÖÖ »
GENÇLERLE SOHBET(18) CÜZ' Î İRADE

           NOT: Bu satırları bir dostuma yazdığım şekli ile siteme koyuyorum. GENÇLERLE SOHBET(16) DÜNYAYA GELİP   
                    GELMEMEK ELİMİZDE Mİ? Başlığı ile yazdığım yazımın değişik yorumudur. Bilgilerinize… 

           Sevgili Genç!

           Soruyorsun(bu soruya bizzat ben şahit olduğum ve soru sahibiyle konuştuğum için yazıyorum):

           “Ben doğmadan önce, her şeyi bilen Allah(C.C.) neden bana, dünyaya, fakir bir hayata gelip gelmeyeceğimi” sormadı diyorsun. Senin doğumun elinde değil; Allah(c.c.)’ nun koyduğu kural bu. Dünyaya istemeden geleceksin. Ben isteyerek gelirim diyebilen bir tek kimse yokken, bir kimse çıkar da:

           “Allah(C.C.) bana sordu mu dünyaya gelirken” diye, yeryüzünde çok nâdir görülen/ olmaması gereken bir düşünceyi ileri sürerse, bu kimselerin dünya hayatını anlamadıkları kanaatine varabiliriz.

           Zira hiç kimse “ölmek istemiyorum” diyemeyeceği gibi; hiç kimsenin “doğmak istemiyorum” gibi bir kanaate varmaları da mümkün değildir. Herkes zamanı geldiğinde, doğar; zamanı geldiğinde de ölür. Bu kuraldan hiç kimse uzak kalamaz. Bir tek örnek gösterilemeyecek bir konuda, fikir yürütmek, abesle iştigal etmek anlamına gelir ki, bu normal şartlar altında kabul edilebilecek bir durum değildir.

           İşin aslına bakarsanız, bu soruyu herkese sormaya kalkışan kimselerin uç noktalarda gezdiğini herkes görür ve hayatı anlamadıkları kanaatine varır. Bu kimseler çok nâdir görülebilen kimseler olmaları sebebiyle, uç noktalarda gezmeleri bu kimseler için hayat tarzı olmuştur diyebiliriz. Çevremizde görür, şahit oluruz ki, uç noktalarda gezmeyi mârifet sayan kimseler çok az da olsa yeryüzünde bulunabilmektedir.

           Bu insanlar hep olacaktır. Ne zamana kadar? Akıllarını başlarına toplayıp; “ben ne yapıyorum” deyinceye kadar. Akılları başlarına en sonunda mutlaka gelecektir. Zira doğum ve ölüm, Yaratıcı olan Allah(c.c.)’ nun koyduğu bir kuraldır. Konulan bu kurallara uymayacağım demenin boşluğunu, kişi kendi düşüncesindeki boşluk dolduğunda anlayacaktır. İslâmiyet’ teki ve geçmişte indirilen Hak Kitaplarının(Zebur, Tevrat, İncil’ in insan eliyle bozulmamış şekillerinde) bildirdikleri üzere, inanç sistemlerinin, dünyaya gelen tüm insanlara huzur verdiğini, bu geçici dünya hayatını rahat ve huzur içerisinde geçirmelerinin kapılarını açtığını, mantıkla dahi bulabilecek hale geleceklerdir.

           Bu tür soruları sorabilen kimselerin, normal bir kimsenin akıllarının alamayacağı yanlış düşüncelere saplanmalarının sebebi nedir diye sorulabilir.

           Her zaman görülmüştür ki, akıllı/ zeki diyebileceğimiz insanlardan, küçük bir kısmı, daima her şeyden şüphe etmekle bir yerlere varabileceklerini vehmederler. Vehmederler zira neticesi Yaratan’ ın koyduğu ve hiç kimsenin gücünün de, bu kuralları değiştirmelerinin mümkün olmadığı bir kuralı bilmediklerinin ya da böyle bir kuralı kabul etmediklerinin görüntüsünü vermektedirler. Hal böyle iken, oturup yırtınsak, her tür bilimsel imkânları kullanarak sorumuzun karşılığını bulmaya çalışsak; havanda su dövmüş olmaktan ileri gidemeyiz.

           -Neden fakirliğe doğdum? Neden doğmadan önce benim fikrim alınmadı? Fakirlik içerisinde bir ömür geçirmek, neden benim kaderim olsun? Bu sorular çoğaltılabilir. Zaman zaman herkes düşünür:

           -Allah(C.C.) nasıl bir varlık?  Ne zamandan beri yeryüzünde, daha doğrusu, Kâinat denilen sonsuz evreni ne zaman yaratmıştır. Ne zamandan beri insanlar ve cinleri yaratmıştır? Bütün bu sorulara ilmin verdiği cevaplar vardır. Ancak sınırları belirlidir. Bu belirli sınırları ilmin dahi aşması sınırlıdır; hatta imkânsızdır. Allah(c.c.) İhlâs Sûresinde Varlığını şu şekilde târif etmiştir:

           Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

           1- De ki; O Allah bir, tektir.
           2- Allah eksiksiz, Samed’ dir (Bütün varlıklar O' na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye        muhtaç değildir).
           3- Doğurmadı ve doğurulmadı.
           4- O' na bir denk de olmadı.

           İnsanların bu târifin ötesinde, Allah(c.c.)’ nun sıfatlarına bir ilâve yapmaları mümkün değildir. Allah(c.c.) 99 Esmâ- ül Hüsna’ sı ile târif edilebilir. Anlaşılabilir.

           Kâinatın anlaşılması hususunda, Keloğlan masallarındaki tekerleme aklıma geliverdi. Bilindiği üzere Keloğlan’ ın, dere tepe düz gittiği, altı ay bir güz gittiği, sonunda arkasına baktığında, bir arpa boyu yol gitmiş olduğunu gördüğü masal tekerlemesinden hareketle; ilim adamları da, kâinatın büyüklüğü ve dahi sonsuzluğu karşısında, bir arpa boyu yol gittiklerini, zaman zaman ifade etmektedirler. Zira kâinat sonsuzdur. Sonsuzluk içerisinde ilim imkânları sınırlıdır ve her düşüncenin çözülebilmesi için yeterli de değildir. Henüz en yakın gezegen olan Mars’ a gitmek için dahi, 40.000 km/ saat hızla giden uzay araçları ile yıllarca yolculuk yapılması gerekmektedir. Ki Mars’ ın dünyaya uzaklığı, sonsuzluk içerisinde 1 birimlik yoldur. Bilindiği üzere 1/ sonsuz yine sonsuzdur. Kâinatta da gidilebilecek sonsuz uzaklıklar mevcuttur. 

           Yukarıda sorulan soruların sonu yoktur ve cevaplarını da bu insan yapımızla bizler veremeyiz. Peki! Cevapsız soru neden olsun? Cevapları mutlaka bulmamız gerekir diyerek; zihni potansiyelimizi hep zorlamışızdır. Araştırmacı yapımızla, zorlamamız da araştırmacı kimliğimize uygun düşebilir. Ancak bir noktada durup, “Ya Rabb- el Âlemin sen yücelerden yücesin. Bizler sonsuz ilmin ve sonsuz kâinatın içerisinde bir zerreyiz. Senin ilmini kavramamız da mümkün değildir” diyerek teslimiyetle huzur bulmamız; kendi yaşantımızda huzur bulmamız için önem arz eder. Gerçekten huzur, bu teslimiyetle gelir. Bizler bu tarz düşünce ile insanlık sınırlarımızı aşmamış oluruz. İstesek de, sınırlarımızı aşma imkânımız olmayan bir konuda, teslimiyet, dünya hayatında huzur ile yaşamamızın en büyük etkenlerinden biridir.

           Ya Rabb- el Âlemin! Sen yücelerden yücesin. Düşünüyorum ki, Yaratan Sen’ sin. Bu kâinatın varlığının yaratılmaktan başka bir yolu olmadığını kabul etmemiz gerekir. Kabul etmezsek ne yapabiliriz? Kime hesap sorabiliriz? Dünya’ nın bir noktadan yaratıldığını fizikçiler, “big bang” büyük patlama teorisi ile ortaya koymuşlar ve “kâinat bir noktadan büyük patlama neticesi meydana gelmiş ise; bir Yüce Yaratıcı’ nın varlığını kabul etmemiz gerekir” diyebilmişlerdir.

           Allah’ ım ancak Sen’ in yaratmanla bu kâinat ayakta durabilir. Beni affet! Sınırlarımı zorladım. Öyle şeyleri düşünmeye başladım ki, bir yerde zihnim durdu. Zira bu zihin potansiyelimle Sen’ in yüceliğini ihata etmeme/ kavramama imkân olmadığı noktasına geldim. Zira Kâinat içerisinde hiçbir güç yaratma işini yapamaz, ancak Sen yaratırsın. Yaratıcı Sen’ sin. Bir kısım insanların şuursuzca, aslında yaratılmış olan dünyaya ve üzerindeki yaratılmışlara, tabiatın yaratması varmış gibi dayanak bularak, kendilerini “mal bulmuş mağribi” gibi hissetmeleri sonucu, Sen’ den başka bir Yaratıcı’ nın olamayacağını tasdik yerine, inkâr bataklığında boğulduklarını görmek, gerçekten büyük bir üzüntü, sonsuz bir azap kaynağıdır. Zira:

           Doğumun elinde değil. Ölümün elinde değil. Babanın/ annenin/ her ikisinin kazanma gayreti kadar müreffeh yaşarsın. Tembel babanın olmasını, senin şanssızlığın olarak görebilirsin. Kader içerisindeki bu duruma müdahale etme hakkın vardır. Ancak belli yaşlara kadar bu müdahale mümkün değildir. Zira insanlar yavaş yavaş büyürler ve kendi ayakları üzerinde durmaları, zamanla olur. 

           İnsanlar babalarını, annelerini, kardeşlerini, genellikle akrabalarını seçemezler. Zira Anne babanın, evlilik müessesesi sâyesinde bir araya gelmeleri neticesi insan nesli çoğalmaktadır. Bunun ötesinde, dünyaya istekle gelinebilecek hiçbir usûl, hiçbir yol- yordam yoktur. Olamaz da. Bu nedenle huzurlu bir yaşantınızın olmasını arzu ederseniz; sizi hiç kimse huzursuz edemez. Zira insanlar iç huzuruna eriştikleri anda, ellerinden gelmeyen şeyler için üzülmezler. Ancak ellerinden gelen bir durum var ise, sebeplere sarılarak duruma tesir etme, isteklerini gerçekleştirme yönünde hareket etme iradeleri bulunmaktadır.

           İnsanların yaşantıları içerisinde alacakları kararlara, Allah(C.C.) dâhil kimse müdahale edemez. Zira insanlar özgür iradeleri ile karar verme yetkisine sahiptirler. Allah(c.c.)’ nun “Küllî İrade” si karşısında, insanların bu özgür iradesine “Cüz’ i İrade” denilmektedir. İnsanlar cüz’ i iradelerinde Allah(c.c.) tarafından serbest bırakılmışlardır. Allah(c.c.) insanlara akıl vermiş; “akıl etmez misiniz” diye de, bir çok Âyet- i Kerîme’ de biz insanları uyarmıştır. Doğru ile eğri olanı bilmemiz için insanlığın başlangıcından itibaren insanlara Kutsal Kitapları ve bunları insanlara açıklayacak Peygamberleri göndermiştir. Bilmemiz gerekenleri öğrenmemiz için hiçbir açık kapı, tarih boyunca bırakılmamıştır. Elbette insanların bu Kutsal Kitaplar ve Peygamberlerden alacakları, yaşam tarzlarını bunlara göre düzenleyecekleri düşünülebilir. Ancak insanların yüzde kaçı, tarih boyunca, yaşamlarını Allah(c.c.)’ nun isteği doğrultusunda tanzim etmişlerdir.

           Sizler akıllı kimseler olarak, huzurla yaşayacağınız bir dünyada, yanlış yönlendireceğiniz aklınızla, kendinizi yanlış yollara atmayınız. Temennimiz tüm insanlığın huzurla yaşantılarına devam etmelerinden başka bir şey değildir.

           Saygılarımla… 14.10.2016 02:11
3
Alışkanlıklarımız / KREDİ KARTI SAHİPLERİNE DUYURU
« Son İleti Gönderen: is Mart 13, 2016, 12:07:28 ÖÖ »
KREDİ KARTI SAHİPLERİNE!
BANKA YETKİLİLERİNE!
BANKA DENETLEME VE DÜZENLEME KURULU(BDDK)' NA!
DUYURU!
TAVSİYE!
ÖNERİ!
TEMENNİ!


           Sizler, mantık ölçülerinizle, ne derseniz deyiniz!

Sayın Kart Sahipleri,

           Bankalar, elinizde bulunan "BANKA KARTLARI" ve "KREDİ KARTLARI" na hiçbir isim altında “YILLIK KART AİDATI” alamazlar. Bu hüküm, 5464 Sayılı Yasa’ nın, "SÖZLEŞME" başlığını taşıyan 24. maddesinin âmir hükmüne dayanmaktadır.

   Sözleşmeden bir nüsha vermediklerinden (genellikle vermemektedirler), hiçbir bahane(aylık şu kadar harcama yaparsanız aidatı sileriz, v.s. gibi) ileri sürme hakları da, kanunen bulunmamaktadır.
           Bankalar, kanunsuz olduğu halde aidatları ekstrelerinize borç kaydediyorlar, sonra, “gidin hakkınızı hakem heyetlerinde arayın” demeye getiriyorlar. Bu yapılan kanuna aykırı hareket, o kadar kanunsuz ve tüm bankaların yetkililerinin suçlanmasına sebeptir ki, savcılıkların re’ sen(doğrudan doğruya) takibata geçerek ve millet adına

(“Savcı” ismi, eski tâbirle “Müdde- i Umûmi”("Kamunun Haklarının İddia Edeni"/ “Milletin Haklarını Koruyan” dir.)

mânevi tazminatları da dahil olmak üzere, bankaların mahkûm edilmesini gerektiren büyük suç olarak sayacakları günlerin, en yakın zamanda gündeme gelmesini, temenni etmekteyiz.

           İleri yaşlarda birçok kimseler de dahil olmak üzere, hakem heyetleri önünde günlerce gidip gelerek ömür tüketmektedirler. Bu insanların haklarını, yasaya aykırı olarak gasp ederek, onları hakem heyeti yollarında uğraştıran insanların,

(Bunlar, bankaların imza sahibi tüm yetkilileridir. Bunlar, bu kanunsuzluğa göz yuman tüm adalet mekanizması yetkilileridir. Kanun mevcutken, “gidin hakkınızı hakem heyetlerinde, sürünerek arayın” demek, Allah(c.c.) adaletine sığmaz. Bunun hesabını Allah(c.c.) mutlaka soracaktır. Tüm yetkililere duyurulur. Zira biz bilmiyorduk, bu kadar kul hakkına girdiğini diyemezler. İşte! Duyuruyoruz! Allah(c.c.) “Kul hakkı ile gelmeyiniz” diyor, Âyet- i Kerîmesinde. Aklınızı başınıza alınız!)
kul haklarından haberleri yok mudur? Bırakalım kul hakkını ileri sürmeyi,
(zira bazı kimseler “kul hakkı” na inanmayabilirler)

yaptıkları bu usulsüzlük, insanî düşünceye de, yasalara da ters düşmektedir.  Bu kanunlara aykırı yanlış uygulamayı yapanların, insanî duyguları körelmiş midir? Yaşadıklarımıza bakarsanız, cevabı kendiniz de verebilirsiniz.

           Sayın kart sahipleri!

            Bankaların e- mail adreslerine yazınız. Tüm aidatlarınızı geri alınız. Kanunsuz olduğunu bildikleri için, hesabınıza alacak kaydedip geri ödeyeceklerdir. Almadığınız aidatlar Türkiye genelinde yüzlerce milyon TL.(eski para ile yüzlerce trilyon TL.) dolaylarında olması gerekir. Gerçek rakam, BDDK(Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu) tarafından kamuoyuna açıklanabilir.

           Hakem heyetinden geri aldığım aidatlar kredi kartıma alacak kaydedildikten sonra, ertesi ayın ekstresinde tekrar aynı miktar, yıllık aidat kesintisi yapılmış, hesabıma borç kaydedilmiştir. Bu aidatları da geri aldım. 

           Üçüncü sefer yüklediler, yine geri aldım.

           Vazgeçmeyeceğim. İcap ederse savcılıklara “kanunsuz aidat alımı” hakkında dilekçe ile müracaattan çekinmeyeceğim. Sizler de çekinmeden müracaatlarınızı yapınız ve hakkınız olan kanunsuz kesintileri geri alınız.

           Güldüğünüzü duyar gibiyim. Evet! Gerçekten komedi. Ama memleketimin gerçeği budur. Elden gelen mücadele etmektir. Millet adına mücadele edecek yetkililerin, bu tür kanunsuzluklara el koyacakları günler gelecektir, temennisinde ve beklentisindeyiz. Bu beklentimizin gerçekleşmesi durumunda, hakem heyetleri önündeki kuyrukların büyük ölçüde azalmaları söz konusu olabilecektir. 

           Tekrar ediyorum. Aidat alımı ısrarında bankaların bu kadar direnmelerinin/ durmadan borç kaydetmelerinin altında yatan rakamlar, öyle sanıldığı kadar/ “aman canım sende, boş ver” diyecek kadar küçük rakamlar değildir. BDDK (Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu)’ nun kayıtlarında, bankaların haksız olarak aldıkları aidatların/ kanunlara aykırı olarak aldıkları “tüm işlem masrafları” nın dökümleri, zannederim bulunabilecektir. Eski rakamlarla trilyonlarca lira, yeni rakamlarla milyonlarla TL. bankaların kasalarında kalmaktadır.

           Hakem heyetlerine başvurunuz!
 
           Kesinlikle 5464 Sayılı “Banka Kartları ve Kredi Kartları Yasası” nın “Sözleşme” başlığını taşıyan, 24. Maddesi gereğince, yasaya aykırı olarak kesilen aidatlarınızı, geri alınız.

           Lütfen boş vermeyiniz!

           Temennimiz odur ki, savcılıkların re’ sen(doğrudan doğruya) tâkibata geçerek, bu kesintileri yapan bankalara, mevzuat çerçevesinde, ağır cezalar kesmeleri; ya da yetkili banka denetleme kurullarının, bankalara ihtar ile, bu kanunsuzluğa el atarak, kanunsuz kesintilerin yapılmaması için bankaların kanunlara uymalarının sağlanmasıdır.

           Saygılarımla… 12.03.2016 23:56

           ETİKETLER: Banka Kartları, Kredi Kartları, Banka Kartlarından Yıllık Aidat Kesintileri, Kredi Kartlarından Yıllık Aidat Kesintileri, 5464 Sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Hakkında Kanun, 5464 Sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Hakkında Yasa, Kul Hakkı, İnsanlık Suçu, Kanunlara/ Yasalara Aykırı Banka Kartları Kesintileri, Kanunlara/ Yasalara Aykırı Kredi Kartları Kesintileri
4
Atasözlerimiz / GÜZEL SÖZLER
« Son İleti Gönderen: is Eylül 17, 2015, 12:54:55 ÖÖ »
GÜZEL SÖZLERİM

           Saygıdeğer sitemiz okuyucuları, herkes belli zamanlarda kâğıt kalemi eline alır; aklına gelen yapılacak işleri yazarlar/ not ederler. Bu arada akla geliveren sözlerin bir kısmı güzel sözler ya da başkalarına aktarıldığında hoşa gidecek, yönlendirici olabilecek sözler olarak değer arz edebilir. Uzun yıllardır aldığım notlarım, defter sayfalarında kalmaması amacıyla, aşağıya karışık olarak sıralanmıştır. Yararlı olur kanaatimle...

*-*-*-

           Dünyada en güzel ve en huzurlu yaşam biçimi, menfaat ilişkilerinin bulunmadığı ortamda yaşamaktır. 18.06.1972

*-*-*-

           İman/ İnanç, korkusuzluğu getirir.
           İmanlı insan Allah(c.c.)‘ dan başka kimseden korkmaz. 12.03.2013 23: 12

*-*-*-

           Akıllı olmak sanattır.  23.07.2001

*-*-*-

           Akıllı olmak, aklı kullanma sanatına sahip olmaktır.
           Kullanılmayan/ işe yaramayan akıl, akıl değildir. 23.07.2001

*-*-*-

           Kullanılmayan akıl, akıl değildir. 23.07.2001     

*-*-*-

           Kendini göstermeyen akıl, akıl değildir. 23.07.2001

*-*-*-

           Kendini akıllı, başkalarını aptal/ anlamaz/ bilmez zanneden kimseler, akıllarını kiraya vermiş; aptalların ta kendileridir. 17.09.2004

*-*-*-

           Hırsızlar genellikle kendilerini çok akıllı zannederler. Ancak bunlar, her yapılan hareketi kaydeden bir "Yüce Varlık" ın varlığını göremeyenlerdir. 23.07.2001

*-*-*-

           Her türlü soygun/ vurgun/ hırsızlık/ arsızlık/ katliam, mutlaka bulunur. Adaletin pençesine verilir. Ancak bunları ortaya çıkaracak akıl sahibi devlet görevlileri(müfettiş, polis, savcı, hâkim v.d.) gerekir. 20.07.2001       
 
*-*-*-

           Akıllı insan eksik ve fazlalarının farkında olandır. 12.01.2003

*-*-*-

           Koleksiyonculuk sanattır. 20.01.2000

*-*-*-

           Akıllı insan, doğrularının ve yanlışlarının farkında olandır. 14.09.2010

*-*-*-

           Her millet, değerlerine bağlılıklarıyla millet olurlar. 12.07.2001

*-*-*-

           Herkesin yaptıkları(insanların tümüne iyilikleri/ tüm ihtiyaç sahiplerine yardımları), gönlünün yüceliği kadardır. 14.09.2010

*-*-*-

           İçkiden dost olmaz; bir şişeyle siler seni.
           İçkiciden dost olmaz; bir kadehe satar seni. 17.11.1979

*-*-*-

           Canını versen ne yazar; kişi kıymet bilmeyince. 12.10.2009 16: 41

*-*-*-

           Elindeki değerlerin kıymetini bilmeyene;
           Altın taşırken, demir taşıdığını vehmedene;
           Sanatkârken, sanatkârlığının değerini görmeyene;
           Hep acıdım. Hep acırım. Vah! Vah! 29.05.2003

*-*-*-

           Kıymet bilmeyene can verme, akıl ver. 12.10.2009 13: 45

*-*-*-

           Gürültü müzik değildir. 12.09.2003 23:45

*-*-*-

           Akıllı insan, geçimini bir yerde görüp; bir yere bağlanan değildir. 09.04.2007
           Akıllı insan, geçimini çok yerde görmesini bilebilen ve tedbirini her yönde alabilen insandır. 15.05.2007

*-*-*-

           Bitirdiği bir işin sonunda, "ben, hiçbir şey değilim" diyebilen; her şeydir. 29.03.2004

*-*-*-

           Ahlâksızlık sanat değildir. 16.06.1972 21: 46

*-*-*-

           Ahlâkı olmayanın sanatı olmaz. 16.06.1972 21: 41

*-*-*-

           Sanat belden aşağı inmişse; sanatkâr, sanatkâr olmaktan çıkmış demektir.
           (Belden aşağı sanat yapan sanatkârlara ithaf olunur.) 16.06.1972 21: 45

*-*-*-

           “Âyinesi iştir kişinin lâf’ a bakılmaz.” Güzel sözüne, ilâve ettiklerimle, cümle şu şekli aldı:

           “Âyinesi iştir kişinin lâf’ a bakılmaz.
           İcraatın yok ise; reklâmla başkan olunmaz.”

           Bu sözüm, kendi reklamları için dünyanın parasını harcayan belediye başkanlarınadır. 1981 senesinde Bağdat' ta görevli iken Saddam Hüseyin' in tüm meydanlarda, boy boy resim ve heykellerini gördüğümde şaşırmış olmamın devamı olarak, memleketimde bu durumu görmem karşısında yazdığım iki satırlık sözlerimdendir. Bu başkanlar belediye binalarına girişte bir "BELEDİYE BAŞKANLIĞI" panosu yeterli olacağı bilindiği halde; anlaşılmaz şekilde, 2/ 3/ 4 ayrı yere ve bazıları da ışıklı olarak sipariş edilmiş ve geceler, hatta günler boyu yanan ışıklı levhalarla belediye binalarının yerini sağır sultanlara duyurmaya çalışan başkanlara ithaf olunur. Bu levhaların masrafları; ışıklı panoların enerji israfları, hiç mi içinizi sızlatmaz? Hiç mi hesap gününde bu kadar fazla harcanmış halkın hizmetlerine tahsis edilmesi gereken paraların, bu, fazla panolara, harcanması sizleri hiç mi duygulandırmaz. Hesap veremem duygusuna kapılmanıza engel olan nedir?

           Belediye Başkanlarına ithaf olunur!

           Sayın Başkanlar ne kadar çok para harcayıp, reklâmlarınızı yapıyorsunuz. Hiç aklınıza gelmiyor mu?

           -Bir gün gelir, hesabını veririm. Halkın parasını boşa harcamamın cezasını çekerim” düşüncesi, hiç mi aklınıza gelmiyor?29.10.2008- 10: 29

           Sayın Başkanlar!

           Önemli olan görüntüyle bir şey olmak değildir.
           Fiiliyatta, hizmetlerle bir şey olmaktır. 16.06.2006

           Saygılarımla... 17.09.2015 00: 45
5
Gençlerle Sohbet / GENÇLERLE SOHBET(17) DÜNYADA YAPILABİLECEK EN ZOR İŞ
« Son İleti Gönderen: is Ağustos 16, 2015, 07:05:08 ÖÖ »
DÜNYADA YAPILABİLECEK EN ZOR İŞ İNSANIN KENDİNİ BİLMESİDİR.
SORGULAYIN KENDİNİZİ

03.05.2010

           İnsanların kendini bilmesi/ kendini sorgulaması/ yaşantısının muhasebesini yapması, dünyada yapılabilecek işlerin en zor olanlarındandır. Geçmişte atalarımız ne demişler:

           “Sen seni bil, sen seni.
            Sen seni bilmez isen, patlatırlar enseni.”

           Bu tekerlemenin gerçekliğini yaşantımız içerisinde görebilmekteyiz. Kendini bilmezlere herkes, her zaman bu tavsiyeyi yaparlar. Bu tavsiyenin altında yatan gerçek, kendini bilmezlerin yaptıkları hataların çevreye, diğer insanlara, tüm canlılara zarar verdiğinin bilincinde olunduğunun bilinmesini, kendini bilmezlere ihtar mâhiyetindedir.

           Yapılabilecek işlerin en zor olanlarından biri, kendini bilmek/ kendini sorgulamaktır. Her insan kendini bilmek zorundadır. Ancak kaide bu olsa da, istisnaları da çok olmak üzere, insanların bir kısmı kendilerini bilmedikleri gibi, bilmek için gayret de sarf etmemektedirler. Zira, insanın kendini bilmesi bir meziyettir. Yaşanması gereken bir güzelliktir.

           Kendini sorgulamayı bilen bir kimse, yaptığı hatâların neler olduğunu anlayabilme ve bu hatâlarını düzeltme imkânına sahip olabilir. Bu çerçevede insanların kendilerini bilmek üzere, yaptıklarının bilincinde olmaları gibi bir güzelliği edinmeleri gerekir. Bunun için de, yaşantılarında yaptıklarını sorgulamaları, günlük faaliyetlerinin muhasebesini gece yattıklarında yapmaları gerekir. Dünyanın her yerinde, memleketimizin her köşesinde olmuş ya da olabilecek insanî hatâları en aza indirmek üzere kendimizi sorgulamamız için, örneklerden bir demet sunmak istiyorum ve diyorum ki:   

SORGULAYIN KENDİNİZİ!
 
           -Elinizdeki bileti otobüsten indikten sonra, pervasızca yola atabiliyor musunuz? Sorgulayın kendinizi!

           -Kimse görmez deyip, uluorta yollara elinizdeki yiyecek artıklarını atabiliyor musunuz? Sorgulayın kendinizi!

           -Sorsak, üniversite mezunusunuz. Yine sorsak çevrecisiniz. Yine sorsak hak hukuktan bahsedersiniz. Sigaranızı içtiniz, izmariti uluorta sokağa atabiliyor musunuz? Sorgulayın kendiniz!

           -Sigara kutusunun üzerindeki jelâtini, yola atabiliyor musunuz? Sorgulayın kendinizi! (“Beyefendi! Belli oluyor ki, okumuş kimsesiniz. Attığınız izmariti 3 m. ilerdeki çöp kutusuna atsanız olmaz mı” diyerek ikaz ettiğim/ “Hanımefendi sorsam çevreciyim dersiniz sigara izmaritinizi atacak çöp kutuları her yerde var. Yere atmasanız” ikazlarını bizzat yaptığım için yazıyorum.)

           -Kimse görmez diye kırabiliyor musunuz, dikili bir çiçeğin dalını? Sorgulayın kendinizi!

           -Yoldan geçen bir sokak köpeğine taş atarak uzaklaştırmak istiyor musunuz? Sorgulayın kendinizi! (Sanki o köpeğin taş geldiğinde acıyacak canı yokmuş gibi davrananlara ikazımdır.)

           -Her gün bir paket/ daha fazla sigara içebiliyorsanız, bu miktar harçlıkları, eş ve çocuklarınıza eşit miktarlarda olmak üzere, vermiyor musunuz/ veremiyor musunuz? Sorgulayın kendinizi!

           [Bu konuda çoğu kimse sınıfta kalmaktadır. Otobüs durağında sigara yakan bir işçi kardeşime sordum:

           -Hemşerim bir paket sigara kaç lira?
           -5 lira.
           -Günde kaç paket içiyorsun?
           -Bir paket içiyorum.
           -Kaç çocuk var?
           - 4 çocuğum var.
           -Allah bağışlasın.
           -Peki! 4 çocuk, bir de yenge, 5 aile ferdine her gün 25 lira harçlık verebiliyor musun?
           -Ne gezer asgari ücret alıyorum(O sırada asgarî ücret 750.- TL. civarında).
           -Peki adalet bunun neresinde? Cevap yok.]

           -Her gün bir şişe/ bir kadeh içki içebiliyorsanız ve içtiğiniz miktar içki parasını, harçlık olarak, eş ve çocuklarınıza vermiyor musunuz/ veremiyor musunuz? Sorgulayın kendinizi!

           -Fayans ustasısınız. Döşediğiniz fayansların altına koyduğunuz harcı, tüm yüzeye yaymak suretiyle yapıştırmıyor musunuz? Sorgulayın kendinizi!

           (Çoğu büyük mağazalarda 40/ 50 cm. ebadındaki kare yer döşeme malzemelerinin kenarlarının kırıldığını herkes görmektedir. Bu, malzemenin altının tam doldurulmadığının görüntüsüdür. Diğer bir deyişle bunu yapan ustaların hak etmedikleri paraları kazandıklarının görüntüsüdür.)

           -Döşeme ustasısınız. Rögar yapıyorsunuz. Rögar kapaklarının altına koyduğunuz harcı su sızdırmazlığını sağlamak üzere, döşeme malzemesinin tamamını kapsayacak şekilde, yapıştırmıyor musunuz? Sorgulayın kendinizi!

           (Tüm yeni yapılmış 2/ 3 senelik binalara bakınız lütfen! Genel olarak tümünde diyebilirim. Banyo ve tuvaletlerin bulunduğu yerlerin alt hizalarında, dışarıdan baktığınızda, su sızıntısının olduğu görülebilmektedir. Şimdiye kadar gördüğüm çoğu binalarda su sızdırmamış banyo/ tuvalet penceresi altlarına, gerçekten rastlamadım gibi. İstisnaları saymıyorum.)

           -Bakkalsınız. Sattığınız malın para üstünü 1 Krş./ 5 Krş. da olsa, vermemek için kazınıyor musunuz?(Kazınmak tâbiri, burada, para üstünü vermemek için vakit geçirmek anlamına gelir.) Sorgulayın kendinizi!

           -Mobilyacısınız, ürettiğiniz mobilyaların görünmeyen kısımlarında ele batan çivileri görmüyor musunuz? Sorgulayın kendinizi!

           -Mobilya iskeletinin zayıf malzemeden yapılmasına göz yumuyor musunuz? Sorgulayın kendiniz!

           -Halk otobüsü şoförüsünüz. Koltuklara vidalanan cıvata- somunların el kesecek kadar/ elbiseleri yırtacak kadar keskin kısımlarını eğelemiyor musunuz? Sorgulayın kendinizi!

           -Büfecisiniz/ pastanecisiniz/ börekçisiniz, verdiğiniz sandviç/ simit/ v.s. gıdaların gramajlarından emin değil misiniz? Sorgulayın kendinizi!

           -Ayakkabı imalatçısısınız. Kısa sürede parçalanacak, özürlü deriyi, bilerek ve isteyerek, ayakkabı yapımında kullanabiliyor musunuz? Sorgulayın kendinizi!

           -Şoförsünüz, devletin otobüsünü kullanırken, kasislerde dikkat ederek sürmüyor/ süremiyor musunuz? Sorgulayın kendinizi! (Kendi otobüsünü kullanır gibi dikkat eden şoförleri az da olsa gördüğüm için, dikkat etmeyen şoförleredir sözüm.)

           -Öğretmensiniz, devlet okullarına, gece özel okullarda çalıştığınız için, uykulu gelip, öğrencilere faydalı olamıyor musunuz? Sorgulayın kendinizi! 
 
           -Belediyelerden, yol kenarlarına elektrik direkleri dikmek üzere ihaleler ile iş alan müteahhit firmanın patronusunuz/ yetkili teknik elemanısınız, direkleri diktikten sonra kaldırdığınız(ne hikmetse tüm belediyeliklerde bu şekilde yer değiştirilmiş o kadar çok direk vardır ki, bunların, gelen geçenin ayakkabılarını yırtarcasına, çapaklı cıvata- somunlarının bulunması/ görmedikleri için ayağı takılanların düşmelerine sebep olan cıvata- somunların, vatandaşa eziyet edercesine kaldırılmamış olması, memleketimizde sanki kaideymiş gibi bir izlenim verebilecek kadar çok örneklerle doludur.) direklerin cıvata- somunlarını yok edemiyor musunuz? Sorgulayın kendiniz!

           Bu örnekler o kadar fazladır ki, tümünü verebilmek için kitaplar dolusu örneklerin verilebileceğini herkes bilmektedir. Zira yaşantı içerisinde çok fazla örnek olabilecek görüntülerin yüzlercesini her gün yaşamaktayız. Bu durumda söyleyebileceğimiz tek şey:

           İnsanların pervasız yaşantılarını terk edip, başkalarının hakkının olduğunu kabul eden; kendi özgürlüklerinin, başkalarının özgürlüklerinin sınırına kadar olduğunu bilerek yaşayan kimseler ile, güzelleşebileceğinin bilincinde olmak temennilerimle.

           Saygılarımla… 16.08.2015 07:04
6
Atasözlerimiz / ATASÖZLERİMİZ/ VECİZELER/ GÜZEL SÖZLER/ TEKERLEMELER(5)
« Son İleti Gönderen: is Mart 21, 2015, 05:43:15 ÖS »
ATASÖZLERİMİZ/ VECİZELER/ GÜZEL SÖZLER/ TEKERLEMELER(5)

İSRAF ETMEDEN YAŞAMAK

           Rahmetlik babamın söylediği iki mısralık güzel sözlerden biri aşağıdadır. Bu sözün ifade ettiği anlamın ne olduğu çok açıktır. 1 akçe ile alınamayacak bir malın, 1000 akçeye kavuşulduğunda alınabileceğini ifade eder. Herkes tarafından bilinmektedir ki, aşağıya aldığım söz, imkânlar ölçüsünde alışveriş yapmanın, herkes için, gerekli bir ekonomi kuralı niteliğinde olduğunu göstermektedir.

Deve var 1 akçeye, alamam oğlum.
Deve var 1000 akçeye, alırım oğlum.
           

           Kazançlarımızın sarf edilmesi konusunda, herkesin yapısı tamamen birbirinden farklılıklar arz eder. Bir kısım insanlar kazançlarının bir emek karşılığında kazanıldığını, bunun için de çok gayret sarf etmeleri gerektiğini bilirler. Kazançlarının sınırları bellidir. Harcamalarının sınırlarını da, bu miktarlar civarında tutmaya çalışırlar. "Ayaklarını yorganlarına göre uzatmak" için, bir kısım isteklerinden vazgeçerler ya da daha sonraki bir tarihte almak üzere, plânlamalar yaparlar.

           Bir kısım insanlar da, kazandıkları maaş/ ücretleri, belli/ sınırlı miktarlarda olduğu halde, sanki sınırsız kazanıyormuş gibi alım yapmaya/ harcamaya devam ederler. İşte bu insanlar için söylenmiş olan bu sözler; uyanmaları ve bu sözlerden hayatlarını düzenleyecek bazı dersler çıkarmaları içindir. Elde mevcut paranın azlığı durumunda 1 akçeye bile mal alımı yapılamayacağı söylenir. Bu ifade aklı başında bir kimse için alarm zili anlamına gelir. Demek ki, benim imkânlarım bu kadarmış, fazla harcama şansım yok demelerinin, kendi yaşantılarını düzenlemeleri için, bir uyarı mahiyetinde olduğu bilinmelidir. Netice itibariyle bu sözler insanlara, uyarılara kulak vermeleri için, söylenmiş sözlerdir.

           Bu güzel sözde, kazancın arttığı durumlarda ise, 1000 akçe değerindeki bir malın alımının dahi, kolaylıkla yapılabilecek duruma gelindiğinin belirtilmiş olmasıdır. Bu durumda, harcanacak fazla paranın önemi de olmayacaktır. İnsanların kazançlarının sınırlarını bilmesi güzel bir huydur. İnsanlar arasında, bu günlerde gördüğümüz, duyduğumuz örneklerden hareketle, bu işin o kadar da kolay olmadığı; tüketim toplumu haline getirilen cemiyetimizde, milyarlarca TL. lik kredi kartları harcamalarının insanların canlarını yakar hale geldiği bilinmektedir. Bu güzel sözlerde, harcamalarını frenleyemeyen kimselere, hayatlarının zehir olacağını; huzursuz bir yaşama adım attıkları gerçeğini görerek tedbir almaları için, kazançlarına göre harcama yapmaları için uyarılmalarını ifade eder.

           Bu günlerde gündemde olan, kazançlarından fazla harcama yapan gençlerin sebep olduğu, ailevî huzursuzluklar, inanılmaz boyutlara ulaşmış durumdadır. Bu nedenle bu iki satırlık sözün değeri bir fazla anlaşılmaktadır. Sağlıklı harcamalara ve isteklerin imkânlarımız ölçüsünde karşılanması için, durumumuza göz atmamıza vesile olması dileğimle.

           Saygılarımla... 21.03.2015 23:00

*-*-*-

Tasarruf etmek suretiyle kendinize borç verin.

           O kadar güzel bir tavsiye; o kadar güzel bir ikaz cümlesi ki, bu cümleyi takvim yaprağının arkasında okuduğumda, dondum kaldım. Yazan kimse hatırımda değil. İnşaallah bulduğumda ilâve edeceğim. Bu cümle insanlarımıza bir hazine bağışlamış kadar kıymetli bir cümledir.

           Geçtiğimiz günlerde 734.000 kişinin kredi kartları borçları/ aldıkları ihtiyaç kredileri nedeniyle hukukî tâkipte oldukları gazetelerde ve televizyonlarda gündeme getirildi.

           Aman Allahım! Ne korkunç bir toplumsal felâket. Ne büyük bir yıkım. Her memleketi zorlayan, borç batağında olan insanların durumları, bu rakamlar çerçevesinde, ülkemizi de zorlamaya başladı demektir. 150 yıllık ABD bankaları battı. Morgage sistemi ile ev almaya kalkanların nasıl bir batakta boğuldukları, bu vesile ile ABD’ de ortaya çıktı; gözler önüne serildi.

           Memleketimizde tâkipte olan borçluların, borçlarının büyüklüğü, aynı durumun memleketimiz için de kaçınılmaz olduğu görüntüsünü vermektedir. Bu millet bu işin vahametinin farkına varamamış ki, 734.000 kişi, borç batağında, yasal tâkibe takılmışlardır. Yaşamın zâlim dişlileri arasında ezildiklerinin görüntüsünü vermesi açısından, televizyonlarımızda bu borç batağına dikkat çekilmesi, önem arz eder. Borçsuz yaşam için tedbir alınması, ömrümüzün bundan sonraki günlerinde, huzurlu yaşam için gereklidir.

           Yaşam tarzımız değişti. Yaşama standartlarımız üst seviyelere çıktı. Bununla birlikte, bu yüksek standartlardaki yaşam tarzına ayak uydurmamız konusunda tedbir alamadığımızı, yasal takipteki borç karşısında tedbirleri bilemediğimiz için bu sıkıntılara düştüğümüzü söyleyebiliriz.

           Elbette verilen aylık/ ücretlerin azlığından konu açılabilir. Bu konulara girmeden, herkesin belli sınırlar içerisinde olan, elde mevcut gelirlerini harcamaları esnasında, yukarıda açıklanan güzel söz çerçevesinde, yapılması gerekenlerin açıklanması gerektiğine inanıyorum.

           İnsanların, yaşantılarında, tasarruf tedbirlerini nazarı itibara almadan, nasıl pervasızca para harcadıklarını, her alışveriş merkezinde/ mağazalarda görebilmekteyiz. Fiyat sormadan alım yapanlar, tasarruf etmeden, bol keseden harcama yaparak yaşayanlar tasarrufa yönelmeyeceklerdir. Zira harcadıkları genel olarak kolay kazanılmış paralardır. Nereden geldiğini bilmeden harcama yapan çok insanı, çevremizde görebiliriz. Bizim güzel sözümüzün muhatabı, kimsenin minneti altında kalmadan, kendi çabamızla ve zorluklarla kazandığımız paraları harcarken alacağımız tedbirleri öngörmektedir. Bu tedbirlerin başında tasarruf gelmekte olup; tasarruf eden kimsenin, tasarruf ettiği miktar kadar kendisinden borç aldığı anlamı çıkar ki, en güzel yaşama tarzı bu olsa gerektir. Hesaplayınız lütfen!

           Bu güzel söz çerçevesinde bir örnek ile, durumu, gözle görülür hâle getirelim:

           Günlük tüm harcamalarınızda tasarruf olsun diye, harcamadığınız mal/ paraları, bir kenara para olarak koyduğunuzda, bu paraların, bir müddet sonra, dağlar gibi büyüdüğünü göreceksiniz. Biriken bu miktar, kendinize verilmiş olan bir borç kaynağı değil midir? Minnet etmeden, istediğiniz gibi, korkmadan harcayabileceğiniz bir meblağ. Güle güle harcayınız.

           Duyduğumuz harcama tiplerinden birini açıklayayım. Her gün çocuğuna 10 adet yumurtayı yağda pişirip yediren bir aile düşününüz.

(Bu yaşanmış, gerçek bir hayat hikâyesidir. Kabul ediniz lütfen! Bu kadar yumurta yedirilen bir çocuğun hikâyesini dinlediğim için yazıyorum. Başlıkta verilen güzel söz çerçevesinde matematik hesabını yapalım. Bunun gibi, gün içerisinde yapacağımız tüm harcamalarda da bu tür tasarruflarla elde edilecek meblağların kendimiz tarafından, yine kendimize borç verildiğini düşünelim.)

Bir insanın, dengeli beslenmede, diyetinde bulunması gereken yumurta miktarının, günde bir adet olduğunu varsayalım. Arada 9 yumurta fazlası vardır. Her ne kadar 10 yumurta devamlı yenilemez ise de, gerçek hayatta, ay' da bir kaç sefer 10 yumurta yedirilen bir çocuğun durumunu 30 gün yedirilmiş gibi(tasarrufun anlaşılması açısından mübalağalı bir şekilde ele alıyorum), farz ettiğimizde, 270 yumurta bir aylık tasarruftur. Bir ayda 270 yumurta bedeli, kendisine, tasarruf etmesi nedeniyle aldığı borç olarak dönen miktardır. Hayatın tüm harcamalarında bu tasarrufa uyulması durumunda, insanın sıkıntısını giderecek kadar miktarda tasarruflar yapılabileceğini hesaplayabiliriz. Bu sözümüzün ispatı da, kazancı ne kadar düşük olursa olsun, ayağını yorganına göre uzatmak suretiyle, her insanın tasarrufa riayet etmesi sonucu kazanç hanesine yazılabilecek, israf edilmemiş meblağların biriktirilebileceğini herkesin bilmesi gerekir. Gün içerisinde yapacağımız çeşitli harcamalarımızda, tasarrufla elde edebileceğimiz meblağların boyutları, toplu halde düşünüldüğünde, azımsanamayacak kadar büyük miktarlara ulaşabilecektir.

           Hayata, tasarrufla, sağlam temeller üzerinde tutunabilmemiz dileği ile.

           Saygılarımla... 16.08.2015 09:12

*-*-*-

“Sen seni bil, sen seni.
Sen seni bilmez isen, patlatırlar enseni.”

           Bu tekerlemenin gerçekliğini yaşantımız içerisinde görebilmekteyiz. Kendini bilmezlere herkes, her zaman bu tavsiyeyi yaparlar. Bu tavsiyenin altında yatan gerçek, kendini bilmezlerin yaptıkları hatâların çevreye, diğer insanlara, tüm canlılara zarar verdiğinin bilincinde olunduğunun bilinmesini, kendini bilmezlere ihtar mâhiyetindedir.

           Yapılabilecek işlerin en zor olanlarından biri, kendini bilmek/ kendini sorgulamaktır. Her insan kendini bilmek zorundadır. Ancak kaide bu olsa da, istisnaları da çok olmak üzere, insanların bir kısmı kendilerini bilmedikleri gibi, bilmek için gayret de sarf etmemektedirler. Zira, insanın kendini bilmesi bir meziyettir; yaşanması gereken bir güzelliktir.

           Kendini sorgulamayı bilen bir kimse, yaptığı hatâların neler olduğunu anlayabilme ve bu hatâlarını düzeltme imkânına sahip olabilir. Bu çerçevede insanların kendilerini bilmek üzere, yaptıklarının bilincinde olmaları gibi bir güzelliği edinmeleri gerekir. Bunun için de, yaşantılarında yaptıklarını sorgulamaları, günlük faaliyetlerinin muhasebesini gece yataklarına yattıklarında yapmaları gerekir.

           Kendimizi sorgulayabilme kabiliyetimizin gelişmesi/ geliştirilmesi tememnnilerimle.

           Saygılarımla... 16.08.2015 19:00

DEVAMI ATASÖZLERİMİZ/ VECİZELER/ GÜZEL SÖZLER/ TEKERLEMELER(6) DADIR.

           ETİKETLER: Tasarruflu yaşamak, İsraf etmeden yaşamak, Ayağını yorganına göre uzatmak, Har vurup harman savurmak
7
Gençlerle Sohbet / GENÇLERLE SOHBET(16) DÜNYAYA GELİP GELMEMEK ELİMİZDE Mİ?
« Son İleti Gönderen: is Mart 19, 2015, 07:16:53 ÖS »
DÜNYAYA GELİP GELMEMEK ELİMİZDE Mİ?

           Ey Sevgili Genç! Soruyorsun(bu soruya bizzat ben şahit olduğum ve soru sahibiyle konuştuğum için yazıyorum):

           -Allah(c.c.) herşeyi biliyor mu?

           -Evet! Biliyor. O halde, ben doğmadan önce, her şeyi bilen Allah(C.C.) neden bana, dünyada, fakir bir hayata, gelip gelmeyeceğimi sormadı da, ben fakir bir hayata geldim? Diyorsun.

           İnsanların dünyaya gelmeleri, anne ve babalarının, cüzi iradeleri sonucu, istekleri ile olan bir olgudur. Bunu hiç kimse engelleyemez. İnsan olmanın kuralı budur. İnsanlar doğar, büyür evlenir. Çocuk sahibi olur. Yaşlanır. Ölür. Genel sıralama budur. Toplumumuzda, insanlar, Allah(c.c.) emri, Peygamber(s.a.v.)’ in kavli ile evlenir ve çoluk çocuk sahibi olurlar. Bu toplumumuzun genel kuralıdır. Her dinden, her devletten insanların evlilikleri, belli kurallar çerçevesinde olur ve evlenme müessesesi kurulur. Herkes örf ve âdetleri çerçevesinde, dinî kurallara saygı göstererek evlenirler. 

           Hiç kimsenin doğumu, kişilerin kendi elinde değildir. Allah(C.C.)’ nun koyduğu kural budur. Dünyaya istemeden, anne ve babaların evlenmeleri ve onların cüz’ i iradeleri sonucu ve yine onların istekleriyle dünyaya gelindiği bilinmektedir. Başka bir yolu da yoktur. Tüp bebek v.s. bu konulardan ayrı değildir. Yine anne ve babanın rızası ile yapılan tedavi yöntemleri olarak bilinmektedir. “Ben isteyerek dünyaya gelirim” diyebilen bir tek kimse yokken/ böyle bir imkân insanlık âlemine verilmemişken, bir kimse çıkar da:

           “Dünyaya geleceğimi önceden bilen Allah(c.c.) bana sordu mu dünyaya gelirken” diye sorgulama ihtiyacını hissederse, elbette kendi bileceği bir düşünce tarzıdır. Ancak mantık ile çelişip çelişmediğini, bu konu üzerinde durulması gerektiğini söylemek de bizim hakkımızdır. Böyle sorgulayan bir düşünce tarzının, yeryüzünde çok nâdir görülebilecek bir düşünce tarzı olduğunu belirtebiliriz. Zira insanların büyük çoğunluğu bu dünyaya geliş yöntemini sorgusuz, sualsiz kabul etmişlerdir. Neden geldim demenin anlamsızlığını bilirler. Sorgulanması durumunun uç noktalarda düşünce tarzlarından olduğu da bir gerçektir. Bu düşüncede olmak ya da bu düşünce tarzının yanlışlığını ifade etmek, insanların özgürlükleri çerçevesindedir. Kimse bir başkasını zorlayamaz. Neden diye sorunuz lütfen!

           Zorlayamaz, zira Allah(c.c.) Kur’ ân- ı Kerîm’ inde “Ya Muhammed, senin görevin tebliğden ibarettir, sen ancak tebliğcisin” meâlindeki Âyet- i Kerîme ile, hiç kimsenin bir başkasını düşüncelerinden dolayı suçlayamayacağı, onu zorlayamayacağı ifade edilmektedir. Elbette “emri bil ma’ ruf ve nehy- i anil münker(doğruları emredip, yanlışlardan menetmek)” görevi herkesin görevleri arasındadır.

           Hiç kimse “ölmek istemiyorum” diyemeyeceği gibi; hiç kimsenin, “doğmak istemiyorum” da deme lüksü yoktur. Herkes Allah(c.c.)’ nun takdir ettiği zamanda doğacak; ecelinin geldiği günde de ölecektir. Ne bir dakika önce; ne de bir dakika sonraya, doğum da, ölüm de ertelenemez. Hiçbir dünyalık tesirle “ölmekten vazgeçiyorum” diyemeyeceğimiz gibi; “doğmaktan vazgeçiyorum” da diyemeyiz.

           İşin aslına bakarsanız, bu soruyu herkese sormaya kalkışan kimselerin uç noktalarda gezdiğini herkes görür. Bu düşüncede olan kimselerin yüzdesinin, yüzde(%)’ lerde değil, binde bir(% 0,1)’ lerde olduğunu söylersek, yanlış değerlendirme yapmış olmayız. Araştırınız lütfen! Anketler yapınız. Bu tür bir soruyu soracak kimselerin sayısının binde bir(% 0,1)’ lerde olduğunu tespit edebileceksiniz. Yüzde itibariyle, çok az veya istisna şeklinde olsa da, bu düşüncede olan insanlar hep olacaktır. Ne zamana kadar? Akıllarını başlarına toplayıp:

           -Ben ne yapıyorum deyinceye kadar. Akılları başlarına en sonunda mutlaka gelecektir. Zira doğum ve ölüm, Yaradan’ ın bir kuralıdır. Dünyaya geliş ve gidiş, dünya hayatının kuralları arasındadır. Doğmayacağım; ya da ölmeyeceğim deme şansı biz insanlara verilmemiştir. Konulan bu kurallara uymayacağım demenin yanlışlığını ya da boşluğunu, kişi kendi düşüncesindeki boşluk dolduğunda anlayacak ve inanç sisteminin, dünyaya gelen tüm insanlara huzur verdiğini; bu geçici dünya hayatını rahat ve huzur içerisinde geçirmelerinin kapılarını açtığını; mantıkla dahi bulabilecek hale geleceklerdir. Peki! Bu kimselerin bu yanlış düşüncelere saplanmalarının sebebi nedir diye sorulabilir.

           Her zaman görülmüştür ki, akıllı/ zeki olduklarını varsaydığımız insanlar, daima, her şeyden şüphe etmekle bir yerlere varabileceklerini vehmederler. Zira akıllarını, herkesten farklı düşünmeye endekslemişlerdir. Vehmederler, zira neticede, Yaratan’ ın koyduğu kurallara inananlar için, hiç kimsenin, bu kuralı değiştirme şansları/ güçleri yoktur.  Bu kuralların değiştirilmesinin mümkün olmadığı bilinmektedir. Bu şekilde bilgisini dizayn etmiş olanların, doğum konusunu sorgulayanlar gibi, huzursuz olacakları bir konu bulunmamaktadır. Zaman zaman herkes düşünür:

           Allah(C.C.) nasıl bir varlık? Ne zamandan beri dünya hayatını, insanları ve cinleri yaratmıştır? Bu soruların sonu yoktur ve cevaplarını da bu insan yapımızla bizler veremeyiz. Peki! Cevapsız soru neden olsun? Cevapları mutlaka bulmamız gerekir diyerek; zihni potansiyelimizi hep zorlamışızdır. Ancak bir noktada durup:

           -Ya Rabb- el Âlemin! Sen yücelerden yücesin. Düşünüyorum ki, yaratan Sen’ sin. Bu kâinatın varlığının başka bir yolu yok. Ancak Sen’ in yaratmanla bu kâinat ayakta durabilir. Beni affet! Sınırlarımı zorladım. Öyle şeyleri düşünmeye başladım ki, bir yerde zihnim durdu. Zira bu zihin potansiyelimle Sen’ in yüceliğini ihata etmeme/ kavramama imkân olmadığı noktasına geldim. Zira Kâinat içerisinde Sen’ den başka, yaratma işini yapacak hiçbir güç bulunmamaktadır. Eşin benzerin yoktur. Doğmazsın; doğurmazsın.

           Bir kısım insanlar şuursuzca ve düşünmeden/ mantık süzgecinden geçirmeden, aslında yaratılmış olan dünyaya ve üzerindeki yaratılmışlara, tabiatın yaratması varmış gibi, dayanak bularak, kendilerini “mal bulmuş mağribi” gibi hissetmeleri sonucu, Sen’ den başka bir yaratıcı’ nın olmayacağını tasdik yerine, inkâr bataklığında boğulmaktadırlar. Bunların boğulduklarını görmek, bana gerçekten büyük bir üzüntü, sonsuz bir azap vermektedir. Zira düşündüğümüzde mantıkla bulamayacağımız o kadar çok konu vardır ki. Düşünelim ve kendimize soralım:

           Beynimiz, kâinat içerisinde ne kadar yer kaplar. Ne kadar büyük olduğuna vehmedilebilir? Bir sel baskınında, bir depremde insanlar ne kadar âciz, ne kadar zavallı haldedir. Görmüyorlar mı? Görüyorlar. Ancak görmek istemiyorlar. Beyinlerinin Allah’ ın sonsuz kudret ve yaratması içerisinde bir zerre kadar dahi hükümlerinin olmadığını, sonsuza kadar da olamayacağını akıl edemiyorlar.

           Doğumun kendi elinde değil. Hiçbir zamanda olmayacaktır. Bu nedenle doğumla birlikte baba/ annenin gayretleriyle dünyalık kazançlara ulaşma imkânı bulunmaktadır. Tembel anne/ babayı da seçme şansımız yoktur. Genel düşünce itibariyle, herkesin zengin olması da düşünülemez. Cemiyet içerisinde zenginlerle birlikte, fakirler de bulunacaktır.

           Herkes, babasının/ annesinin ya da her ikisinin kazanma gayretleri kadar müreffeh yaşamaktadırlar. Tembel aile içinde doğmak, kader çizgisi içerisinde olan bir olgudur. Ancak buna Allah(C.C.) dahil kimse müdahale edemez. Zira ALLAH(C.C.) İNSANLARA CÜZ' İ İRADE VERMİŞTİR. İyiye/ kötüye; doğruya/ eğriye; zenginliğe/ fakirliğe gitmeleri, insanların kendilerinin elindedir. Ancak herkesin zenginliğe kavuşması da kolay olmamaktadır. Bu nedenle İslâmın şartlarından biri olan zekât müessesesini gerçek din âlimleri şu şekilde açıklarlar:

           -Her ne kadar çalışsa da yeterli kazancı elde edemeyenlere zekât vermek gerekir. Bir kimseye zekât verilebilmesi için, kişinin çalışması söz konusu; ancak gücü yetmeyen, çalışsa da kazancı düşük olanlara zekât vermek farz olmaktadır. 

           İnsanlar babalarını, annelerini, kardeşlerini, genellikle akrabalarını seçemezler. Bu nedenle “neden fakirliğe doğdum deme lüksümüzün olmadığının da idraki içerisinde olmamız temennilerimle...

           Saygılarımla… 19.03.2015 
8
Gençlerle Sohbet / GENÇLERLE SOHBET(15) AKILLI İNSAN
« Son İleti Gönderen: is Mart 16, 2015, 10:10:45 ÖS »
GENÇLERLE BAŞBAŞA(15) AKILLI İNSAN

AKILLI İNSAN:

Sevgili Gençler, sizlerin yaşantınızda kimlerle, ne gibi oyunlarla, ne gibi düzenbazlarla karşılaşacağınızı bilmeniz ve gözünüzü açmanız için, tavsiye niteliğinde bu satırları yazıyorum, ki ders çıkarıp/ yaşantınızda karşılaştığınız kişiler/ hâdiseler karşısında, ne gibi tedbirler alabileceğinizin görüntüsünü bir miktar vermek suretiyle, sizlerin mutlu yaşantı sürmesine katkım olacağı düşüncesi beni, son derece memnun edecektir. Yararlanmanız dileğimdir. Özetle, aklıma geliveren “AKILLI İNSAN”  târiflerini şu başlıklarda toplayabiliriz:

-Tehlike gelmeden, korkmayan insandır.
-Çayı görmeden, paçayı sıvamayan insandır.
-Parayı almadan, malı vermeyen insandır.
-Dostunu uzun yola çıkıp denemeden, güvenmeyen insandır.
-Alın teri dökmeden, kazanmayı düşünmeyen insandır.
-Verdiği sözden, dönmeyen insandır.
-Emanet aldığında, ihanet etmeyen insandır.
-Başı sıkışmış da olsa, yalana sapmayan insandır.
-Fakir gördüğünde, görüp de geçmeyen/ geçemeyen insandır.
-Zoru gördüğünde, kaçmayan insandır.
-Belâyı gördüğünde, belâya bulaşmayan insandır.
-Kendisi sevildiğinde, bir fazla sevebilen insandır.
-Yola çıktığında, yol arkadaşını terk etmeyen insandır.
-Ortaklık kurduğunda, ortağına/ ortaklarına kazık atmayan insandır.

-AKILLI İNSAN, tehlike gelmeden, korkmayan insandır: Deprem olmadan, depremden korkmayanlardır. Deprem korkusu ile yaşamak durumunda kalanlar, depremin ne zaman diliminde olacağının, ilmen kesin olarak bilinmemesine rağmen, deprem korkusu ile günlerini geçirmeleri, aklın/ mantığın alabileceği bir şey değildir. Bu nedenle deprem korkusu yaşayanlar, deprem olduğunda, kurtulmak için, en kötü sebebe sarılarak, kendilerini balkonlardan/ pencerelerden atarlar. Bu tür hareketlerin çoğunluğu hastahane âcil servislerinde, ayak/ bacak/ kol/ kafa/ bel kırılmalarıyla karşı karşıya kalınmasına sebep olması açısından, yapılmaması gereken hareketlerdendir. Deprem kokusunu yenerek, bu yanlış yola sapmayanlar ise, akıllı insanlardır. Akıllı insanlar tedbirli davranırlar, deprem esnasında ecellerinin gelip gelmediği belli olmadığından, tevekkülle, normal yollardan depremden kurtulmak üzere hareketlerini kontrollü şekilde düzenlerler ve depremden kaçarlar; ancak ecelden kaçılmayacağının bilincinde olarak hareket etmekten de geri durmazlar.

-AKILLI İNSAN, çayı görmeden, paçayı sıvamayan insandır: Bir işe başlarken neticesinin ne olacağını kestirmenin mümkün olmadığı konularda, netice almış gibi hareket edilmemesi esastır. İşyeri açan bir kimse, fizibilitesini yapmadığı bir işte, kazanıp kazanamayacağının da tahminini yapamayacak demektir ki, kazanç konusunda yürüteceği tahminlerin de kıymeti olmayacaktır. İşyerini açmadan önce fizibilitesini yapmış, pazar durumuna göre üretim hattını ayarlamışsa, bu kimse kazancından emin olabilecektir. İşte bu insan akıllı insandır.

-AKILLI İNSAN, parayı almadan, malı vermeyen insandır: Bu günlerde, “para tunca döndü; insan pice döndü “ atasözünün ifadesi ile, ticârî, ilmî, siyâsî ahlâkın bozulduğu bir gerçek olarak ortada dururken, insanlara güvenerek iş yapanların büyük çoğunluğunun saçlarını yolarak ve feryâd- ü figan ile ah, vah ettikleri bir gerçektir. Parası alınmadan iş yapılmaması durumunda, zarar görülmeyeceğini herkes bilmektedir. O halde işlerimizde peşin paranın gündeme getirilmesi ile, yavaş yavaş, ticârî ahlâkında düzelmeye yüz tutacağı beklenebilir. Zira söze güven kalmamıştır. İtimat ile iş yapanların zarara uğrayacakları nerede ise kesin hâle gelmiştir. Bu durumda akıllı insan peşin yapacağı satışlar ile zarar görmekten kurtulabilecektir. Bu, aynı zamanda, akıllı insanların yolu olarak, “kazık” yemiş insanlara, kazık yememek için alacakları tedbirlerin yolunu açmış olacaktır.

-AKILLI İNSAN, dostunu uzun yola çıkıp denemeden, güvenmeyen insandır: Gerçek dost uzun zamanda anlaşılır/ kazanılır. İnsanların bir müddet bir arada yolculuk etmeleri, önlerine konulacak/ önlerine çıkacak menfaatleri paylaşım konusunda, arkadaş/ dost denilen kimselerin davranışlarının anlaşılması/ gözlemlenmesi için yolculuklar, büyük fırsatlar sunar. Neticede, yolculuk bittiğinde dost/ arkadaşın bütün huyları iyi/ kötü olarak ortaya dökülmüş olur. Bu sebeple eski zamanlardan beri söylenen: “Dost/ arkadaş seçeceksen yolculukta dene./ İyi arkadaş, yol arkadaşlığında belli olur” sözlerinin güzelliğini yaşamak suretiyle arkadaş/ dost seçenler akıllı insanlardır.

-AKILLI İNSAN, alın teri dökmeden, kazanmayı düşünmeyen insandır: Alın teri, sarf edilen/ harcanan emeğin karşılığında dökülen terleri ifade eder. Buradan alın terlemesinin bir benzetme olduğu anlaşılabilir. Zira birtakım işlerde ter olmayabilir. Bedeni ile, kazma kürek ile çalışan bir işçinin/ yeraltında çalışan bir madencinin döktüğü ter kadar, terlemeden yapılan işler de vardır. Ancak, “alın terleme”  ifadesi bedenî/ aklî emek karşılığı olan eforların somutlaştırılması anlamında söylenmiş bir sözdür. Hangi iş kolunda olursa olsun, o işin gereği olan gayretin sarf edilmesi ile elde edilen gelirlerin, hak edilmiş kazançlar olduğu gerçeğini vurgulayan bu ifade ile, akıllı insanların alınları terlemeden kazanç elde etmeyi düşünmeyecekleri/ düşünemeyecekleri bir gerçektir.

-AKILLI İNSAN, verdiği sözden, dönmeyen insandır: Söz vermek İslâm Fıkhında, “BORÇLANMAK” anlamına gelmektedir. Fıkhî kaynaklara göre borçlanmak ifadesi, bir Müslüman’ ın dikkat etmesi gereken kurallar zincirinin en önemli halkalarından biridir. Bir kimseye söz verdiğiniz zaman, borçlu kalmamak için, söz verdiğiniz şeyi gerçekleştirmeniz gerektiğini de bilmelisiniz. Aksi takdirde borçlu bir kimse olarak kayıtlara geçeceksinizdir. Bir arkadaşınıza/ dostunuza söz verip de, sözünüzü tutmamak gibi bir hareketi akıllı bir insan yapabilir mi? Asla yapamaz, zira insanlığın gereği verdiği sözü tutmaktır. Akıllı insan da verdiği sözü tutan insandır.

-AKILLI İNSAN, emanet aldığında, ihanet etmeyen insandır: Emanete ihanet etmemek gerçek ve akıllı insanın davranışlarındandır. Zira emanet olarak verilen bir mal/ para/ herhangi bir kıymet ifade eden malzemenin mutlaka korunması, sahibinin istemesi durumunda, hiç zarara uğratılmadan, aynen, iade edilmesi, bir insanlık görevi olarak bilinmektedir.

-AKILLI İNSAN, başı sıkışmış da olsa, yalana sapmayan insandır: Yalan ile durumlarında düzeltme sağlayan kimselerin, doğru bir hareket tarzında olduklarını, aklı başında hiç kimse söyleyemez. Yalan söylenerek elde edilen menfaatlerin, o kimselere yarar sağlamayacağının bilinmesi sonucudur ki, yalan söylemek tüm insanlar tarafından kınanan hareket tarzlarındandır. Bu nedenle akıllı insanlar yalan söylemezler. Hiçbir dünyalık menfaati yalan ile elde etmek istemezler.

-AKILLI İNSAN, fakir gördüğünde, görüp de geçmeyen/ geçemeyen insandır: İnsanların, çevresinde bulunan fakir kimselerle ilgilenmeleri/ dertlerine çare olacak yardımlarda bulunmaları, insanlığımızın gereğidir. Fakir kimselerle ilgilenmek, inanan insanlar için, aynı zamanda kutsal bir görevdir. Bizler cemiyet içerisinde sorumluluklarının gereğini yapmak üzere, fakirlere yardım etmenin bir insanlık görevi olduğunu bilen kimseler olarak, yardımlaşmadan uzak kalamayız. Yardımlaşmak suretiyle, yardıma muhtaç kimselerin sıkıntılarını, bir nebze de olsa gidererek, onların yüzlerini güldürmek üzere yardımlarımızı her zaman ve her zeminde yaparız. Yardım konusunda eli kesik olanların insanlıklarını sorgulamaları gerekmektedir. Yardım etmenin zevkine erenlerin akıllı insanlar olduğunu söylememiz de yanlış olmasa gerektir.

-AKILLI İNSAN, zoru gördüğünde, kaçmayan insandır: Hayatın zorluklarını bilmeyenlerin, o zorluklarla baş etmeleri mümkün olmaz/ olamaz. İnsanlar hayatın zorlukları karşısında kendilerini yetiştirmek suretiyle, zorluklara karşı koyabileceklerdir. Hayatın zorlukları karşısında durabilecek kimseler, hayatta pişmiş kimselerdir. Bu kimseler hayatı pişerek tanırlarsa, zorluklara karşı koyarak hayatlarını sürdürürlerse, muvaffak olacaklardır. Derler ya, “lokmayı yutmak için de gayret gerekir”, doğrudur. Gayret göstermeden/ çabalamadan, hayatın zorlukları karşısında durmamız mümkün değildir. Akıllı insan gayretini hiçbir zaman eksik etmez. Her çalışmasında gayret edeceğini, şartları zorlayacağını bilerek hareket eder. 

-AKILLI İNSAN, belâyı gördüğünde, belâya bulaşmayan insandır: “Belâ geliyorum demez” ifadesi, atalarımızın yüzyıllar boyunca söyleyegeldikleri güzel bir söz olarak, belleklerimizde yerini almıştır. Akıllı insanların, belânın gelebileceği yerlerden/ belâ olabilecek kişilerden uzak durmalarında büyük yararlar vardır. Bir atasözümüz, “köpekle dalaşmaktansa, çalıyı dolanmak evlâdır” ifadesiyle, belâya bulaşmamamız konusunda bizleri uyarmaktadır. Akıllı insanlar, belâya bulaşmadan yaşamanın yollarını araştırıp, atasözünün gereğini yerine getirip, çalıyı dolananlardır.

-AKILLI İNSAN, kendisi sevildiğinde, bir fazla sevebilen insandır: Yeryüzünde canlı cansız her varlığın muhtaç olduğu tek güzellik, sevgidir. Sevgi olmayan yerde, güzellik aramak, yeryüzünde dinozor aramak kadar zordur. Bu durumda “ben sevgisiz yaşarım” diyebilecekler, hodri meydan! Dinozor bulabilirseniz, sevgisiz de yaşayabilirsiniz, demektir. Gelin güzel insanlar sevgisiz bir saniyeyi dahi yaşamayınız. Hayatı, sevgi ile/ sevgisiz yaşasanız da, zannettiğiniz kadar uzun değildir. Bu nedenle sevgisiz yaşanmayacağını zihninize yerleştiriniz. Akıllı insanlar, her anlarının sevgi dolu olmasından, sonsuz zevk alırlar. İnsanların sevgiye ihtiyaçları, farkında olanlar için, hava kadar; su kadar; ekmek kadar gereklidir.

-AKILLI İNSAN, yola çıktığında, yol arkadaşını terk etmeyen insandır: İnsanların yol arkadaşlığı, daima karşılıklı itimat üzere/ karşılıklı güven üzerine kurulmuş olup; her zaman karşılıklı itimat ve güven üzere devam eder. Bir arkadaşınız/ bir dostunuz size itimat ettiği, sizi sevdiği için, sizinle beraber olmaktan, sizinle yol arkadaşlığı yapmaktan zevk alır. Sizinle yolculuklarını memnuniyetle bitirir. Sizin bu memnuniyete lâyık olmanız, dostunuzun/ arkadaşınızın yol arkadaşlığına onun istekleri doğrultusunda katılmanız akıllı insanların yapısında olan bir güzelliktir. Siz bu güzelliği kaldırıp, çöpe atarak, yolculuğunuzda, arkadaşınızı/ dostunuzu yarı yolda bırakırsanız, bu aklın almadığı bir hareket olarak görünür. 

-AKILLI İNSAN, ortaklık kurduğunda, ortağına/ ortaklarına kazık atmayan insandır: Bizde ortaklıklar uzun ömürlü olmamaktadır. Zira ortaklıklar, pamuk ipliğine bağlı olarak yapılır. Pamuk ipliğinin dayanıklılığı da bilinmektedir. Genellikle akrabalar arasında yapılan ortaklıklarda ayrılmalar, nerede ise baştan bilinebilmektedir. Zira birbirlerine kazık atma vazgeçilmez huylar arasında olduğundan, akrabalar da bundan nasiplerini almaktadırlar. İnsanların düzgün karakterlileri bir başkasına kazık atmaktan çekinir. Yapılacak hareketin yanlışlığını bilirler. Akıllı insanlar bir diğerine kazık atmazlar, atamazlar. Zira başkalarının üzüntülerine sebep olarak zenginlik üzerine oturmak kimseye kâr sağlamayacaktır. Bu nedenle akıllı kimselerin başkalarının haklarına tecavüz etmeleri düşünülemez.

-NETİCE OLARAK AKILLI İNSAN, ÜÇ KURUŞLUK DÜNYALIK MENFAATLAR İÇİN:

DİNİNİ,
MİLLİYETİNİ,
VATANINI,
BAYRAĞINI,
ÖRF VE ÂDETLERİNİ,
TÜM MUKADDES BİLDİĞİ DEĞERLERİNİ,
AİLESİNİ,
DOSTLARINI,
ARKADAŞLARINI SATMAYAN İNSANDIR. 

İŞTE BU İNSAN KİM OLURSA OLSUN, AKILLI ve GERÇEK İNSAN’ DIR.


Saygılarımla... 03.02.2013 
9
Kur' ân- ı Kerim Mucizeleri / MÜ' MİN İNSAN KİMDİR?
« Son İleti Gönderen: is Kasım 20, 2014, 01:23:26 ÖS »
23. MÜ’ MİNÛN SÛRESİ
İLK 11 ÂYET- İ KERÎMESİ MEÂLLERİ
İLE
MÜ’ MİN İNSANIN TÂRİFİ:

           01. AYET- İ KERİME: Mü’ minler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.
           02. AYET- İ KERİME: Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.
           03. AYET- İ KERİME: Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.
           04. AYET- İ KERİME: Onlar ki, zekâtı öderler.
           05. AYET- İ KERİME: Onlar ki, ırzlarını korurlar.
           06. AYET- İ KERİME: Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan câriyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.
           07. AYET- İ KERİME: Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır.
           08. AYET- İ KERİME: Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler.
           09. AYET- İ KERİME: Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler.
           10. AYET- İ KERİME: İşte bunlar vâris olanların ta kendileridir.
           11. AYET- İ KERİME: Onlar Firdevs Cennetlerine vâris olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

23. MÜ’ MİNÛN SÛRESİ,
İLK 11 ÂYET- İ KERÎMESİNİN IŞIĞINDA,
MÜ’ MİN KİMSENİN ÖZELLİKLERİ ŞUNLARDIR:

           01- Mü’ min insan, aşağıdaki şartlar ile mü’ mindir ve kurtuluşa ermişlerdir.
           02- Mü’ min insan, derin saygı içerisinde namazlarını kılanlardır.
           03- Mü’ min insan, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirenlerdir.
           04- Mü’ min insan, zekâtını ödeyenlerdir.
           05- Mü’ min insan, ırzlarını koruyanlardır.
           06- Mü’ min insan, eşleri ve câriyeleriyle ilişkiden başka ilişkide bulunmayanlardır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.
           07- Mü’ min insan, başkalarıyla ilişkiye geçmek isteyip HADDİ AŞANLAR olmaktan sakınırlar.
           08- Mü’ min insan, emanete ve verdikleri sözlere riâyet edenlerdir.
           09- Mü’ min insan, namazlarını kılmaya devam edenlerdir.
           10- Mü’ min insan, yukarıdaki şartlara riâyet ederek vâris olanların ta kendileridir.
           11- Mü’ min insan, Firdevs Cennetlerine vâris olurlar. Bu şartlara riâyet edenler Firdevs Cenneti’ nde ebedî kalacak olanlardır.

           Saygılarımla... 20.11.2014 13:15
10
Yerli Malı Yurdun Malı / TASARRUF/ İSRAF ETMEDEN YAŞAMAK
« Son İleti Gönderen: is Kasım 20, 2014, 12:26:36 ÖS »
TASARRUF/ İSRAF ETMEDEN YAŞAMAK
17.12.2009 21:47


           LÜTFEN DİKKAT! Bu konu, "GENÇLERLE SOHBET(14) İSRAF ETMEDEN YAŞAMAK" başlığı altında yazılmış olup; tasarruf konusunun, yerli malı konusunda da bulunması gerekliliğinden dolayı, tekrar konulmuş olup; "GENÇLERLE SOHBET" başlığı altında okumuş olanların bilgisine.

           Bir sitede “susamın tanelerini kim toplar” diye bir soru yöneltilmiş. Birçok yorum da verilmiş. Verilen yorumlara baktığımızda, ipe sapa gelmez birçok yorum yapılmış olduğunu görmekteyiz. Bu yorumların her biri gerçekten örnek gösterilmeye aday yorumlardır. Bu yorumların, site ziyaretçisi/ üyesi insanların, lüzumsuz vakit öldürmelerine neden olan yapıda yorumlar olduğu, su götürmez gerçeklik olarak ortadadır.

           Bir cemiyette israf/ tasarruf konusu gibi çok önemli bir konu işlenirken, insanlara, bu kadar fazla vakit öldürtmek üzere, lüzumsuz yorumların okunmak zorunda kalınması dahi, o cemiyetin kültür seviyesinin düşüklüğünü göstermesi açısından önem arz eder. Bu yorumları verenler çevrenizde çok fazla bulunmaktadır. Lütfen çevrenize bakınız. Lüzumsuz olduğu kadar sitelere giren ziyaretçi/ üyelerin vakitlerini çalan, onları, benzetme yaparsak, geri zekâlı/ aptal/ bir şey anlamazlar/ biz yazalım tenkit eden de bulunmaz ya da moderatörler de bu yorumlara izin verir düşüncesi ile, sitelerde bu tür lüzumsuz yorumların alabildiğince çoğaldığını, çevrenizdeki internet hastalarının, sabahtan akşama kadar sitelere ziyaretçi/ üye olarak yorum verdiklerini görürsünüz.

           Bilgisayar başında sabahtan akşama kadar yorum verme alışkanlığını kazanmış olan ve bu lüzumsuz yorumlarla insanların vakitlerini çalanları, bir noktada, telefon sapıklarına benzetmek mümkündür. Bilindiği üzere telefon sapıkları rahatsız ettikleri insanların kızgın hallerine(hatta yüzlerine karşı küfür etmelerine) rağmen kahkahalarla telefon başında dakikalarca bekleyerek zavallı/ hastalıklı egolarını tatmin etme durumunda kimseler olarak, psikologların ilgilenmeleri gereken denekler olarak, değerlendirilebilirler.   

           Söyleyenin kim olduğunu bilmediğim şu söz, insana bir hayat nizamı/ düzgün yaşam tarzı edinebilmesi için bir fırsat sunmaktadır:

           -En güzel tasarruf, insanın kendinden borç almasıdır. Nasıl olur, insanın kendisinden borç alması:

İsraf etmeden tasarruf ederek yeme alışkanlığını kazanmak bir meziyettir. Bir güzel huydur. Zira israf edilen her susam tanesinin(% 35-37 civarında yağlı olan bu besin maddesini, enerji verici olması açısından değerlendiriyorum.) israf edilmemesi esastır.  Her besin maddesi bu kategoride değerlendirilmelidir. Susam bünyesinde bulunan mineral maddelerle de değerli bir besin maddesidir.

           Birçok kimse belki bilmektedir. Bir kere daha tekrarda fayda vardır. Bir Çinli yemekteyken, tabağındaki son pirinç tanesini de yeme gayretine girince yanındaki yabancı sormuş:

           -Bir pirinç tanesi için bu kadar uğraşılır mı? Kalsa ne olur? Çinli' nin cevabı:

           -Bir pirinç tanesi burada göze görünmez desek dahi, 1,5 milyar Çinli' nin tabağında kalan birer tane pirinç olunca iş değişmektedir. Der. Evet! Çok doğru. Kaba bir hesap yapalım. Bu hesap sonunda elde ettiğimiz rakamlara lütfen dikkat edelim:

           -“Osmancık ve Baldo Pirinç Değirmencileri Derneği’ nin sitelerinde verdiği 1000 tane ağırlığı ortalama 30 gram kabul edildiğinde, bir Çinli vatandaşın 1 tane pirinç bırakması/ daha doğru ifade ile, israf etmesi durumunda, ortaya çıkacak kaybı görelim:

           -(30 gr. X 1.500.000.000) İnsan= 45.000.000.000 Gr./ 1.000 Tane= 45.000.000 Gr./ 45.000 Kg./ 45 Ton pirinç kaybı demektir.

           Tabaktaki bir tane pirincin israf edilmesi durumunda/ Çin’ de, bir öğünde 1 pirinç tanesi bırakılmasından dolayı kayıp, toplam 45 Ton pirinçtir.

           Yanlış duymadınız, tabakta 1 tek pirinç tanesi bırakmakla, Çin’ de kaybedilen pirinç miktarı, 45 Ton’ dur.

           -Bir basit hesapla, 45 Ton pirinci, fakir Çinlilere kazandırdığımızı varsayalım. Her bir Çinli üç öğünde 100 Gr. pirinçten yapılmış pilâv yemiş olsa:

           45 Ton= 45.000 Kg./ 45.000.000 Gr. pirinç miktarıdır. 100 Gr. pirinç 3 öğünde yenilecek olsa:

           45.000.000/ 100 Gr.= 450.000 Çinli bulunur.

           İsraf edilen/ tabakta bırakılan 1 pirinç tanesi dolayısı ile, 450.000 Çinli’ nin yediği yemeğin dökülmesi/ israf edilmesi anlamına gelir. Başka bir hesap yapmaya gerek görmüyorum. Zira çok güzel bir örnek olan “TEK PİRİNÇ TANESİNİN İSRAFI HİKÂYESİ” konusunda elde edilmiş rakam bu olduğuna göre, insafı olan/ ben fakirlerin haklarına saygı gösteririm diyen(elbette lâfta değil, özde fakirleri düşünenlerden bahsediyorum) herkesin bu tasarruf fikrine % 100 destek vermesi/ kendisi de israftan kaçınması gerekir.   

           Memleketimizde kibarlık olsun diye bırakılan(tane değil kaşıklar dolusu bırakılan pirinç/ yemekler) dolayısı ile kaybedilen pirinç miktarının/ yemek artıklarının hesap edilmesi durumunda israfın boyutlarının çok vahim boyutlarda olduğu bilinmektedir. Ancak bu israfın boyutlarının “göze sokulması” gerekmektedir.

           Fakiri bu kadar fazla olan bir memlekette israfın boyutlarının çok büyük olması yadırganmalı, tüm STK(Sivil Toplum Kuruluşları) tarafından kınanmalı/ kampanyalarla israfın önüne geçmek için azamî gayret gösterilmelidir. Bu arada ilgili Bakanlıkların organizasyonu üstlenerek, israfın azaltılması hedefine adım adım gidilmesinin gündemde, devamlı tutulması bir vatandaşlık görevidir. Alınan maaşların hak edilmesinin ana sebeplerinden biridir.

           İsrafsız günlere ulaşmak üzere tüm vatandaşlarımızın, tüm bürokratların devreye girerek israf kalemlerinin azaltılması için gayretlerini esirgememeleri temennisiyle.

           Saygılarımla… 20.11.2014 12:10 
Sayfa: [1] 2 3 ... 10