Son İletiler

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 10
11
Hastalıklarımız / KORONA VİRÜS(COVİD 19)
« Son İleti Gönderen: is Eylül 21, 2020, 04:25:25 ÖS »
KORONA VİRÜS(COVİD 19)

           Korona virüs nedeniyle insanların evlerine kapanmaları, bizlere çok şey ifade etmesi gereken, ibretlik bir durumdur.

           İnsanın hiçbir malı mülkü işe yaramamakta, kullanılamayan değerler olarak kalmaktadır. Herkes eşitlenmiş, zengin ile fakirin şartları birbirinin aynı olmuştur. Korona salgını esnasında, kısıtlanan konularda, zenginliğin de işe yaramadığının görüntüsünü, her gören göz idrak edebilmektedir.

           İkazlara uymadan yaşayanların da, ibret olmak üzere, tekrar korona virüs belâsına bulaşmış olmaları nedeniyle, bu günlerde  tedbirlerin, virüsün bulaştığı ilk günlerdeki gibi, sıkılaştırılmasının gerektiği öne sürülür olmuştur.

           Alınan tedbirlerin "maske", "mesafe", "hijyen" olarak sloganlaştırılması tesadüf değildir. Bu kurallara uyanların korunabildiği; uymayanların ise, çevresine virüsü bulaştırmak suretiyle, tehlike saçtıkları birer gerçek görüntü olarak çevremizde kendini göstermektedir.

           Korona öncesinde insanlar yine grip olmaktaydılar. Ancak kovit 19' la birlikte, akciğerlerin iflasına neden olan, virüsün alveolleri tıkaması sonucu, nefes alamamanın, insanları ne kadar zora soktuğunun belirginleşmesi ile, tedbirler de, eskiden, grip olunan zamanlardakinden, çok daha fazla önem kazandı.

           Havaların soğuduğu zamanlarda, sokaklarda, caddelerde, maske takan kaç kişi görülürdü. Görülmezdi bile. Ancak korona sonrası öyle tahmin ediyorum ki, grip hastalığının gündeme geldiği günlerde, çok daha fazla olmak üzere, her zaman maskeli kimseleri fazlasıyla görmeye alışacağız, sanırım.

           Saygılarımla. 21.09.2020 16:01
12
Dini Konular/ Manevî Değerlerimiz / KARZ- I HASEN NEDİR?
« Son İleti Gönderen: is Eylül 21, 2020, 04:17:21 ÖS »
ALLAH’ A GÜZEL BİR ÖDÜNÇ VERMEK(KARZ- I HASEN):

           2. Bakara Sûresi 245. Âyet- i Kerîme(40. Sayfa):

           “245- Kimdir o adam ki Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını ödesin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Hepiniz de O'na döndürülüp götürüleceksiniz.”

           Âyet- i Kerîme' siyle bildirilen "Karz- ı Hasen" i çok kimse bilmek ister. Bu nedenle Karz- ı Hasen, "Allah' a güzel bir borç verilmesi" olup;  borç verdiğiniz bir kimsenin darda kalması durumunda, verdiğiniz borcu almayıp, borçlu kimseye hakkınızı helâl ederek, bağışlamanızdır.

           Böyle bir bağışlama, Allah' ın çok sevdiği bir hareket tarzı olmalıdır ki, Allah, Âyet- i Kerîme' sinde, "Allah' a güzel bir borç verme" olarak nitelendirmiştir.

           O halde, borç verdiğimizde, başlangıçtan itibaren, Allah' a güzel bir borç vereceğinizi düşünerek, borcu verdiğiniz andan itibaren, Karz- ı Hasen yapınız ki, Allah, bu borcu, borçlu ödeme zorluğu çektiğinde bağışlayacağınızı Allah' a iletmiş olasınız. Baştan Karz- ı Hasen yaptığınızı bildirmiş olasınız.

           Elbette, borçlu kimse parasını kazanır, durumu iyidir ve borcunuzu verir. O başka bir konudur. Alırsınız. Ancak baştan Karz- ı Hasen yaptığınız için, Allah bu hareketinize karşılık elbette, size bir mükâfat verecektir. Bu iyi niyetinizin karşılığını, size vereceği kendi yanındaki derecenizi yükseltmekle ve sevap hanenize koymakla mükafatlandıracaktır. En doğruyu Allah bilir.

           Saygılarımla. 21.09.2020 16:18 
13
Dini Konular/ Manevî Değerlerimiz / YÜKSEK SESLİ CÂMİ HOPARLÖRLERİ
« Son İleti Gönderen: is Eylül 20, 2020, 09:50:16 ÖS »
DİYANET YETKİLİLERİNE ÖNEMLE DUYURULUR!

YÜKSEK SESLİ CÂMİ HOPARLÖRLERİ


           Cami hoparlörlerindeki bağıran/ kulak tırmalayan,  anlaşılmadığı halde düzeltilmeyen hoparlör sistemlerinin, Diyanet İşleri Başkanlığı Denetçileri' nce, denetlenmesi gerekmez mi? Gerekir. Peki! Sözleşmiş gibi birçok câmi' de bas bas bağırttırılan hoparlörlerin sebebi nedir? Kendi câmii' nin daha çok dikkat çekmesini isteyen imam/ müezzinler olamaz. Zira dinimizin temelinde gösteriş yoktur. Kibir yoktur. "Duyun beni" diye bağırttırma yoktur.

           Bu tatbikatta böyle midir? Hayır. Tamamen tersi bir izlenim vardır. Denetimden uzak, bas bas bağırttırılan, imam ya da müezzin gibi görevlilerin dahi anlamayacağı kadar bağırttırılan hoparlörleri, sanki başka bir meslek grubundan kimselerin denetlemesi beklenir gibidir. Bu kadar çok bağırttırılarak verilen vaazların, kusura bakmayınız sayın yetkililer, cemaatten hiçbir mü' min kimseye faydasının olmasını bekleyemezsiniz. Bir şey  anlaşılmadan, bas bas bağırttırılan, cemaatin kibarlığı dolayısıyla "nedir bu imam efendi"/ "nedir bu müezzin efendi" diyemedikleri için, bu bağırtılı, anlaşılamayan vaazlar, hutbeler devam edip gitmektedir.

           EY DİYANETİN YETKİLİ MÜFETTİŞLERİ! Sizler hiç, bas bas bağırttırılan bir câmi hoparlöründen bir vaaz, bir hutbe dinlediniz mi? Tahmin ediyorum, çoğu yetkililer dinlemediler. Zira bu kadar çok bağırttırılan hoparlörlerin ayarlanmasını istemek Diyanet müfettişlerinin görevidir. Denetimi yaptıktan sonra, bas bas bağırttırılan hoparlörlerin normal ses tonlarına indirilmesi için gerekli ikazları yaparak; camilerimizdeki cemaatin hutbelerden ve vaazlardan daha fazla faydalanmalarının sağlanması temin edilmelidir.

           Diyanet müfettişlerinin, habersizce, camileri denetleyerek bu ses sistemlerinin normale döndürülmesi için göreve başlamalarını bekliyoruz.

           Sayın yetkililer göreve davetimize icabet ediniz lütfen!

           Cemaatin haftada bir faydalanabilecekleri Cuma Hutbeleri' nin, aşırı yükseltilen sistemlerle boğulmasına müsaade etmeyiniz.

           Saygılarımla. 19.09.2020 24:18
14
Dini Konular/ Manevî Değerlerimiz / CUMA HUTBELERİ
« Son İleti Gönderen: is Ağustos 31, 2020, 12:34:28 ÖS »
CUMA HUTBELERİ

           Câmilerde imamlar cuma namazları için vaaz hazırlar; çevrede olan bitenin haberleri ile, cemaati haberdar ederlerdi. Çocukluğumun vaizlerini hatırlıyorum da, ne "eli öpülesi" imamlar/ müezzinlerdi. İmam rahatsızlanınca müezzin efendi kürsüye geçer, Cuma namazlarını kıldırırdı. Vaaz verilecekse, vaaz ederdi. Kur' an okumaları bile huşû içinde olurdu.

           Alibey Câmii' nin imam ve müezzinleri de birbirinden değerli sesleri ve kıraatleri ile, namazların en az yarım saat öncesinde Kur' ân- ı Kerîm okumaya başlarlar. Ezan okunurken "El Fâtiha" diyerek Fâtiha okuyan cemaatin namaza kalkmasını sağlarlardı. Namaz bittikten sonra da huşû içerisinde tevekkülle beklerler. Açıktan değil, gizlice göz gezdirirler. Son cemaatin çıkmasını beklerler. En son çıkan imam ile müezzinler olurdu. Bir câminin(ilini ve câmi adını vermeyeceğim.) imamının Fâtiha dedikten sonra, apar topar, hatta cemaati aralayarak, cübbesini de cematın yüzüne savurarak, çıktığını gördüğümde şaşırmıştım. Yanımda ki cemaatten bir kaç kişiye:

           -Bizim çocukluğumuzda eski zaman imamları cemaatin sonunda çıkardı. Dedim. Güldüler. "O imam ve müezzinler eski zamanda kaldı. Şimdilerde o imam ve müezzinleri kolay kolay bulamazsın. Belki bir kaçına bazı câmilerde rastlayabilirsen ne âlâ." Dediler. Neden bu şekilde apar topar çıktığını da:

           -Bu imamın taksi durağında taksisi var onu çalıştırmaya gidiyor dediler. Takdir sayın Diyanet yetkililerinindir.

           Eski zamanlarda, günlük namazlar öncesi, imamlar hazırlanırlar. Konuları çevreden seçmek suretiyle, gündelik konulara vâkıf olmuş görevliler olarak, çevrede bulunan yanlışlara parmak basmak suretiyle, vaazlarında bu konuları gündeme getirerek, namaz vaktine kadar cemaatin aydınlatılmasına yardımcı olurlar. Dini kuralları da dikkatle ve titizlikle kitaplardan araştırarak, yanlış gidişata bir parçacık engel olmaya çalışırlar. Rahmetlik olan müftümüz, bir çok dosyası için hâkim karşısına çıkan tipten vaizlerdendi. Ancak hiç birinden hüküm giymedi. Zira dinî kuralların gereğini yaptığını ileri sürerek kendini savunduğu için, hiç hüküm giymeden görevini tamam etmiştir. Emekliliğe yüzünün akı ile hak kazanmıştır.

           Çalışan, araştıran, gündemi çevresindeki konulardan seçen imamlar, bu günlerde kalmamıştır. Zira Diyanet teşkilâtı hazırladığı vaaz konularını tüm memleket imamlarına tek elden, bilgisayarlar vasıtası ile göndermekte, memleket sathında tüm camilerde aynı konular işlenmektedir. Bu tarz bir vaaz sisteminde, kendini yetiştiren, gayret gösteren imamlar kalmamıştır desek, doğru olmaz mı? Elbette doğru olur. Zira insanlar olarak, yapımızda, gevşeme vardır. Mecbur değilse, araştırmaya, daha çok öğrenmeye meyil etmeme vardır.

           Çocukluğumun imamları, müezzinleri, Allah cümlesine rahmet etsin, çoğunluğu Hakk' ın rahmetine kavuştu. Bizlerin zamanına yetişmemiş yeni cemaatlerin, sizlerin(görevlerini bi hakkın yerine getiren o zamanın imam ve müezzilerinin) güzelliklerini geçmişte kalmış olmanızdan dolayı, yeni nesil, bizlerin anlatımıyla bileceklerdir. Anlatalım ki, bir zamanlar bu güzellikleri yaşamış, vaazlarıyla ve okudukları gönlümüze hoş gelen kıraatleriyle, ne güzelliklere imza attıklarını yeni nesiller bilsinler.

           5. Mâide Sûresi 63. Âyet- i Kerîme' sinde Allah:

           "Gerçek dindarların ve din bilginlerinin, onları günah olan bir söz söylemekten ve haram yemekten men etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür!"
Demektedir. (Elmalılı Ahmed Hamdi Yazır Meâli)

           Bu Âyet' te, gerçek dindarlar ve din bilginleri uyarılmaktadırlar. Demek ki, gerçek Mü' min kimselerle, din bilginlerinin ikazlarını yaparak, insanları günah olan bir söz söylemekten ve haram yemekten men etmeleri, gerçek dindarlar ve din bilginlerinin üzerlerine, bir borçtur. Bu görevi yapmamaları, kötü bir şey yaptıklarına delil olmaktadır ki; "gerçek dindarların" ve "din bilginlerinin" görevlerini yapmadıklarını, Allah, Âyet' inde, "Yaptıkları şey ne kötüdür!" demek suretiyle uyarmaktadır. Bu Âyet' in muhatabı olmamak için, görev addettiğimiz uyarma işini yapmak üzere, bu satırları yazmaktayız. Allah her şeyi en iyi Bilen' dir.

           Böylece, kendini yetiştirme imkânı olmayan, sadece elindeki vaazları okuyarak, günlerini dolduran görevlilere, mesuliyetlerini bizlerin hatırlatması gerekir. Emr- i bil ma' ruf ve nehy- i anil münker görevimizi böylece yapmış sayılabiliriz.

           İmamlar önder olması gereken kimselerdir. Önder olacaklar ki, cemaatin önüne, imam olarak geçmeyi hak etsinler. Ancak zamanımızda, önderlik bir tarafa, suya sabuna dokunmadan yaşayabilmekte, ezan okunduğunda camiye gelebilmektedirler.

           Günde toplam görevi bir kaç saati geçmeyen imamlarımızın memur statüsünde olmaları hasebiyle, mesaileri içinde, devamlı câmilerde, cemaatlerine dinî eğitim vermeleri gerekmektedir. Bu memuriyetlerinin bir gereğidir. Memuriyette genel olarak bu böyledir. Bu gayret şahısların insafına kalmamalı, Diyanet teşkilâtı bu düzenlemeleri yaparak; imamların ve cemaat olarak câmilerimize gelen cemaatin, okutulmaları, dinî ilimleri öğrenmeleri için teşvik edici kurslar düzenlemelerini  sağlamaları gerekmektedir.

           Kazancımızın, hak edilip edilmemesi konusunun, şahısların kendi gönüllerinde gündeme getirilmesi gerekmektedir. Mantık sahibi her insan bilir ki, emeksiz kazanç helâl değildir.

           Ey imamlar, müezzinler. Kendinizi yetiştirin ki, imamlığa hak kazanasınız. Müezzinliğe hazırlanın, "en iyi ben okuyacağım" düşüncesiyle hareket ediniz ki, ezanın güzelliğini terennüm edebilesiniz. Bulunduğum yerde, bir müezzin. Öyle bir ses var ki, yarışmada olsa, "in aşağı" diyecek çok kişi olacaktır. Ancak mikrofon verilip "ezan oku" denmiş. O da okuyup; görevini yerine getiriyor. Yapacak bir şey yok değil. Yapacak bir şey var. Diyanet işleri bunları imtihan etmiyor mu? Sesin müsait değil demiyorlar mı? Tamam. Bu kişinin bulunduğu yerde vaziyeti idare edecek emekli olmuş çok güzel sesli, imamlar, kendileri okumak suretiyle, bu müezzine fırsat vermiyorlar. Doğru da yapıyorlar. Ne diyebiliriz. İsteyen okuyor. Mesele yok. Ancak Diyanet teşkilâtı bunların tespitini yaparak; daha iyiye, daha güzel okumaya yöneltmek, Diyanetin görevi olsa gerektir.

           Haydi iş başına Sayın Yetkililer!

           İkaz kardeşinizden, tedbir siz görevlilerden.

           Saygılarımla... 25.08.2020 23:32
15
Dini Konular/ Manevî Değerlerimiz / İSLÂM' DAN BAŞKA DİN ARANAMAZ
« Son İleti Gönderen: is Ağustos 20, 2020, 03:27:07 ÖS »
İSLÂM' DAN BAŞKA DİN ARANAMAZ

           Allah, 2. Bakara Sûresi 135. Âyet- i Kerîme' de aynen:

           "Bir de: «yahudi veya hıristiyan olunuz ki, hidayet bulasınız.» dediler. Sen onlara de ki: «Hayır! Hanif olarak hakka tapan İbrahim’in dinine (uyarız) ki, o hiçbir zaman müşriklerden olmadı.»" demektedir. (Elmalılı Ahmed Hamdi Yazır Kur' an meâli)

           Buradan çıkarılan hüküm:

           BÜTÜN DİNLER İBRAHİM ALEYHİSSELÂM' IN "HANİF DİNİ" NDENDİR:

           Hz. Muhammed zamanının Hıristiyan ve Yahudileri, kendi dinlerinin doğruluğuna inanmışlar; dinlerine girmenin hidayete ermek için şart olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak Allah(c.c.) indirdiği Kur' an' da:

           İSLÂM’ DAN BAŞKA DİN ARANAMAZ:
           3. Âl- i İmran Sûresi 85. Âyet- i Kerîme(62. Sayfa): demek suretiyle, insanlara ve cinlere indirdiği bütün dinlerin İSLÂM DİNİ olduğunu Âyet' i ile bildirmiştir.

           1-) «yahudi veya hıristiyan olunuz ki, hidayet bulasınız.» diyen Yahudi ve Hıristiyanlar ne kadar haklıdırlar?

           2-) Kutsal Kitapları Peygamber' lerine indirildiği gibi aynen kalmış mıdır; yoksa değiştirilmiş midir.  Bu zamanda ki mevcut dinleri, kabul edilebilecek dinlerden midir?

           3-) Onların, inançlarının gereği olarak dinlerine girmenin doğruluğunu kabul etmeleri, onların kendi görüşleri, bozulmuş olan Kutsal Kitap' ları karşısında, Kitap' larının hâlâ kabul edilebilir olması, kendilerinin "kuruntu" ları mıdır?

           4-) Kutsal Kitap' ları değiştiren' in, sadece Allah olduğunu, ne kadar benimseyebilmişler/ benimseyememişlerdir?

           5-) Allah' ın, mevcut Kitap' ları değiştirmek suretiyle, Muhammed Aleyhisselâm' a indirdiği, son Kutsal Kitap' ın, Kur' ân- ı Kerîm olduğunu ne kadar kabul edebilmektedirler?

           Bu soruların cevaplarını her akıl sahibi insan bulabilir.  Ancak Yahudi ve Hıristiyan' ların Âyet' teki bu düşüncelerinin altında yatan, atalarının dinlerini bırakarak, Hz. Muhammed' in dinine davet edilmeleri, onlar için yanlış bir hareket tarzı olarak değerlendirildiğinden; kendi dinlerine davet etmeleri, Kur' ân' ın hükümlerini yok saymaları anlamına gelmektedir.

           Genel olarak bir hüküm kaldırılmış ise, getirilen hükme uymak esastır. Bu kanunlarda da böyledir. Bir kanun yürürlüğe girip; "şu sayılı kanun mülgadır/ kaldırılmıştır" diye hüküm koyduğunda, bir önceki adı geçen kanunun hükmünün kalmadığı bir gerçektir.

           Yahudiliğin Kitabı, Tevrat' ın; Davut' a indirilen(Tevrat' ın tasdik edilmesi için indirilmiş küçük bir Kitap' tır) Zebur' un; Hıristiyanlığın Kitabı, İncil' in kaldırılmasının  kararını veren Allah' tır. Bu hükme karşı gelmek kimin haddinedir? Hiç kimsenin haddine değildir. Olamaz da.

           Bu Âyet- i Kerîme' de  "Hayır! Hanif olarak hakka tapan İbrahim’in dinine (uyarız) ki, o hiçbir zaman müşriklerden olmadı." demek suretiyle, tüm Kutsal Kitap' ların getirdiği hükümlerin, Hanif olarak hakka tapan İbrahim Aleyhisselâm' ın Hanif dininden olduğu bildirilmektedir. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Zira Kutsal Kitaplar olan Tevrat' ı Musa Aleyhisselâm' a; Zebur' u Davut Aleyhisselâm' a; İncil' i İsa Aleyhisselâm' a ve Kur' ân' ı Muhammed Aleyhisselâm' a indiren Allah' tır. Allah' ın verdiği hükmün üzerinde bir hüküm getirip; «yahudi veya hıristiyan olunuz ki, hidayet bulasınız.» demeleri, o zaman için de, bu zaman için de, doğru bir hüküm değildir. Allah doğruları bilenlerin en hayırlısıdır.

           Yukarıdaki Âyet, "İslâm' dan başka Allah' ın getirdiği tüm dinlerin de "HANİF DİNİ" den olduğunun gerçekliğinin belgelenmesi" anlamına gelir. Hiç bir Yahudi/ Hıristiyan bu Âyet' in karşısında, konulan bu hükmü tersine çevirip; dejenere olmuş; getirildiğinden farklı hükümleri ihtiva eden Kitapların, Hanif Dinden uzaklaştığını, bu nedenle onlara uyulmayacağı kaidesini koyan Allah' ın hükümlerine karşı gelemez. Hükmü yoktur. Son Kitap Kur' ân- ı Kerîm' dir.

           3. Âl- i İmran Sûresi 85. Âyet- i Kerime'sinde Allah:

           "İSLÂM’ DAN BAŞKA DİN ARANAMAZ" demek suretiyle, Yahudi ve Hıristiyanlar' ın, hidayet için, tahrif edilmiş olan Kitaplarına davet etmeleri, o sırada indirilmekte olan Kur' ân- ı Kerîm' in hükümlerine de aykırı düştüğünü, bu Âyet' ler ile de destekleyerek vermiş olduk.

           En doğruyu bilen Allah' tır. 20.08.2020 15: 21

           Saygılarımla.
16
Sosyal Yaşantıdan Kesitler / SEN NEYMİŞSİN BE KOVİT 19?
« Son İleti Gönderen: is Ağustos 19, 2020, 04:51:16 ÖS »
SEN NEYMİŞSİN BE KOVİT19!

           "Covid 19" pandemisi yapımızdaki eş, dost, akrabalar arasındaki gevşek olan ilişkileri, temelli gevşetti.

           Cemiyetin kangren bir tarafı olan ilişkilerin gevşekliği meselesinde, kovit 19 tesiriyle, aşınmalar hızlanarak sona yaklaştı. Kovit 19 pandemisi ile birlikte, çarşı, pazar bitirildi. Esnaflar kepenkleri kapatmak zorunda kaldı. Eğlence yerleri, barlar, pavyonlar, kahvehaneler, kumarhaneler, kafeteryalar, sinemalar, tiyatrolar, tek kelimeyle tüm işyerleri, kovit 19 darbesinden nasiplerini aldılar.

           Kimse eşim var, dostum var, arkadaşım var, akrabam var, komşum var diyemedi.

           Kimse bugün çarşı pazar gezeceğim diyemedi. Evlere kapanan insanlar, milyarları da olsa tek kuruş harcayamaz oldu. Araba alacaklar, ev alacaklar, yazlık kışlık arayacaklar, sokağa çıkamaz olunca, tüm bu işlerini pandemi sonrasına bıraktılar. Bu durum, aynen, insanların ölüm zamanına gelindiğinde, hiçbir şey yapamaz olmalarına benzemiyor mu?

           Korona pandemisi, aynen ÖLÜM HALİ.

           Aynen öyle. Ölen kimse de bu sayılanları yapamazlar. Tüm sevenleriyle irtibatları kesilmiş; mezarlıkta 2 metre kare toprak altına girmişlerdir. "Benim malım var" diyemezler. " Mülküm var" diyemezler. "İş programım var. Gezeceğim." Di- ye- mez- ler. Vesselâm.

           Zenginliğin sıfırlandığı bir zaman dilimine girildi. Zenginlik her kapıyı açamadı. Her yerde gezemedi. Hiç kimseye "Param var" dedirtmedi. Kabadayılık kovit 19' a sökmedi. Hani kabadayılar:

           Heyt! Var mı bana yan bakan derlermiş ya! Kabadayıların bu kabadayılıkları kovit 19 "belâlısına" sökmedi. Kabadayılıkları, "tısss dedi" söndü.

           Sokağa çıkmak yasaklandı. Çıkanlar 3153 TL. Ceza yedi. Haydi zengin evladım, "paran kadar konuş, kes cezayı" diyemedin. Ne oldu? Kim engelledi seni?

           Kovit 19 değil mi? Eni ne? Boyu ne bu kabadayının? Milyonda bilmem kaç milimetre. Vay, vay, vay. Bayağı büyükmüş. Eskiden tokalaşmalar, sarılıp kucaklaşmalar, yapış yapış öpüşmeler son derece mübalağalı iken, kovit 19' la birlikte, bıçakla kesilir gibi ilişkiler kesildi. Sarılmalar, tokalaşmalar bitti. Aile içinde bile kimse birbirine sarılamadı. Sağlık çalışanları çocuklarını akrabalarına bırakıp; kapıdan, sosyal mesafeyi korumak suretiyle konuşabildiler.

           Devletin güçlü bürokratları, kanun çıkarıp; "sarılmayacaksınız", "tokalaşmayacaksınız", "öpüşmeyeceksiniz" deselerdi, kovit 19' un yaptığı yaptırım gücünü sağlayabilirler miydi?

           Asla sağlayamazlardı. Bir de üstelik, kanun kaide bilmezler:

           -Ben gezerim. Size ne? Sarılıp öpüşürüm size ne? Derlerdi. Kovit 19' la birlikte bunu diyemediler. Zira kovit 19 vurdu mu oturtuyordu. Kimseye söz bırakmıyordu. Kimseye ağzını bile açma fırsatını vermeden sırtını yere getirip; "yendim" diyebiliyordu. Akciğerlerini tıkayıp:

           -Konuş bakalım haydi! Hodri meydan diyordu.

           Sen neymişsin be "KOVİT 19"?

           Saygılarımla. 19.08.2020 16:48
17
Dini Konular/ Manevî Değerlerimiz / İYİLİĞİ EMRETMEK; KÖTÜLÜKTEN MEN ETMEK
« Son İleti Gönderen: is Ağustos 15, 2020, 11:57:39 ÖS »
           [İYİLİĞİ EMRETME, KÖTÜLÜKTEN MEN ETME

           İnsan, Müslüman olmakla, din kardeşi olduğu tüm Müslümanlara karşı sorumluluk sahibidir. Doğru bildiği yolda ilerlemek için, diğer din kardeşlerinin doğruları ya da yanlışları bilmelerine yardımcı olmaları gereklidir. İyiliği emretme, kötülükten menetme için her Müslüman ayrı ayrı görevlidir. 

           Dinimiz İslâmiyet’ in en güzel kurallarından biri “emri bil ma’ ruf ve nehy- i anil münker' dir.

(Mâ’ ruf, şerîatın emrettiği; münker, şerîatın yasakladığı şey demektir. Başka bir deyimle Kur' an ve sünnete uygun düşen şeye mâ’ ruf; Allah'ın râzı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan şeye de münker denilir.) (Râğıb el-İsfahânı, el-Müfredât, s.505; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV, 2357-2358; V, 3118).

           Mâ’ rufu emretmek iman ve itaata çağırmak; münkerden nehyetmek de küfür ve Allah'a başkaldırmaya karşı durmaktır (Kadı Beydâvî, Envârü't-Tenzil, 2/232).

           Kur'an-ı Kerîm'de, ''Sizden hayra çağıran, mâ’ rufu emreden, münkerden vazgeçirmeye çalışan bir ümmet bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir" (3. Âli İmrân, 104. Âyet) buyurulmaktadır. Bu Âyet- i Kerîme ile mâ’ rufun emredilmesi ve münkerden menedilmesi işi bütün İslâm ümmetine farz kılınmıştır. İslâm uleması bu görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalkacağını, ancak hiç kimsenin yapmaması halinde bütün Müslüman' ların sorumlu ve günahkâr olacağını söylemiştir (Muhammed Hamdi Yazır, a.g.e., II, 1155).

           Başka bir Âyet-i Kerîmede Allah(c.c.) şöyle buyurmaktadır: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Mâ’ rufu emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız; çünkü Allah'a inanıyorsunuz...'' (3. Âl- i İmrân, 110. Âyet- i Kerîme)][/color]

           Tüm mü’ minlere bu görev verilmiştir. Her mü’ min bu görevi yapmakla mükelleftir. Ancak bu görevi yaparken herkesin uyması gereken kural, sadece tebliğ etmeleridir. Zorla kabul ettirme gibi bir düşünceleri asla olamaz.

           Bilindiği üzere Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v.) dine davette hiçbir zaman zorlama yoluna gitmemiştir. İnsanların gönlüne girerek İslâm dinini tebliğ etmiştir. Gerçek inanmışlığın gereği de budur. Hiçbir zaman insanların birbirlerine zorla bir şeyleri kabul ettirmeleri söz konusu olamaz. Olmamalıdır da.

           İnsanların yanlış yolda olanlarına, “yolun yanlış” demek herkesin görevidir. Bu görevden kaçılamaz. Doğru yolda olanları yüreklendirmek; bu yolda yürümelerini teşvik etmek de görevlerimiz arasındadır.

           "Aman canım sende" ci olmak Müslüman' a yakışmayan bir duruş/ yapı/ karakterdir. Bu yanlış yapıda ısrar edilmemesi, başkalarından sorumlu değilim denilmesi durumunda, Müslüman görevini tam anlamı ile yapmamış demektir. Bu nedenle elimizden geldiği kadar uyarılarımızı Kur' ân' ın ve Hadîs- i Şerif' lerin ışığında yapmamız gerekir. Bazı zamanlar ikaz görevini yaptığımızda, "sana mı kaldı beni ikaz etmek/ uyarmak" diyebilirler. O zaman Peygamberimizin Hadîs- i Şerîfi akla gelmektedir:

           "Öyle zaman gelecek ki, emr- i bil mâ' ruf ve nehy- i anil münker  farz olmaktan çıkacaktır." Hadîs- i Şerîf' in doğruluğunu bilmemekle birlikte, yaşantımızda, ikaz edilen bizden küçük bile olsalar, bu söz dolayısıyla, ikaz görevimizden vazgeçmemiz gerkecek demektir ki, insanlara bu ikazları yaparken dikkatli olmalıyız. Kırmadan, incitmeden ikaz görevimizi yapabilmek için çaba sarf etmeliyiz.

           İnanmış kimseler olarak, sağlıkla ve imanımızın gereklerini yerine getirmekle geçecek yaşantımızın, güzelliklerle dolması dileklerimle. 29.10.2016 23:50

           Saygılarımla…
18
Dini Konular/ Manevî Değerlerimiz / HAZRETİ MUHAMMED KUR' ÂN- I KERÎM' İ KENDİ YAZDI İDDİASI
« Son İleti Gönderen: is Ağustos 15, 2020, 02:32:07 ÖS »
HAZRETİ MUHAMMED KUR' ÂN- I KERÎM' İ KENDİ YAZDI İDDİASI

           Ebu Süfyan' ın karısı Hint' in ifadesiyle:

           "Ümmî bir insan, Hira Dağı' na çıkıyor. Dünyanın en güzel şiirleri ile dönüyor." Diyor.

           Ey akıl sahibi! Akletmez misin ki, okuma yazması olmayan bir insan binlerce sene öncesi Peygamber hayatları ile ilgili nice bilgiler veriyor.

           "Hira Dağı' ndaki mağaradan başka yere gitmeyen, ümmî bir insan(okuma yazması olmayan bir insan), bu bilgileri nereden alıyor"  diye kendine sorsan; cevabını bulacaksın. Ancak sormuyorsun. Sorsan mantığının sana söyleyeceği:

           -Gerçekten okuma yazması olmayan bir kimsenin vereceği bilgiler değildir bunlar. Diyebileceksin. Ancak mantığının söyleyeceği sözleri bastırarak, enaniyetinin izinden giderek, inkâr yoluna sapıyorsun. Kalbinin mühürlü olduğunun ispatı değil midir bu? Sorsan, yine kendin cevap vereceksin:

           -Hiç bir akıl sahibi, dağ başında böyle güzel Âyet' leri getirip, ortaya koyamaz. Diyebilmelisin.

           - Bu bilgileri ancak Allah' ın izni ile, Cebrail Aleyhisselâm verebilir. Zira başka yolu yok. Hira Dağı' nda bu bilgileri verebilecek kim olabilir? Aklın alacağı bir iş değil. Ancak Allah(c.c.) bu bilgileri Melek Cebrail(a.s.) vasıtasıyla verebilir. Diyeceksin. Kör ego' n sana bu gerçeği söyletmiyor. Yetiştiğin muhitten edindiğin yanlış bilgiler, senin gözünün kör olmasına sebep olmakla birlikte, mantığının yitmesine de sebep olmuştur.

           "Aklın yolu bir" diyemiyorsun, olmadık yan yollara kaçıyorsun. Ancak bir taraftan nefsin,  ruhunun sesini dinlemeye meyilli. Zira bir bedende bulunan nefis ile ruh daima karşı karşıya gelmekte, nefis yanlışlarda dolaşmayı, ruh doğrularda dolaşmayı istemektedir. Ruhun nefis üzerine yaptığı baskıya, mutasavvıflar(tasavvuf ehli olanlar) "VİCDAN AZABI" demektedirler. Ruh insan bedeninde, daima doğruyu, güzeli, hak olanı söylemek üzere insanları yönlendirirler.  Bilindiği üzere Kur' an' da ruh, "insan bedenine üfürülmüştür" ifadesi ile belirtilmektedir. Öldükten sonra nefis toprağa karışmakta, ölümle birlikte ruh Allah katına yükselmektedir. Ruh, doğruyu dinlemek istiyor. Sor kendine ve bul cevabını.

           Bu insan, Hira Dağı' nda bir mağarada bu bilgileri nereden alır?  Allah(c.c.) Peygamberi Muhammed' e istediği bilgiyi verebilecek tek Mutlak Güç' tür. Peygamberi Hazreti Muhammed Mustafa(s.a.v.)'  dir. Başka söze gerek var mıdır? Peygamberine Cebrâil vasıtasıyla gönderdiği Âyet- i Kerîme' ler dünya durdukça duracak bilgilerdir. Bunu Allah Kur' an' da belirtmiş; "O' nu indiren Biz' iz; koruyan da Biz' iz" demiştir. Kur' an tüm zamanlarda hükmü geçmeyecek, kıyamete kadar korunacak bir Kitap olarak indirilmiştir.

           30. Rum Sûresi 58. Âyet' inde, "ALLAH KUR’ AN’ DA HER TÜRLÜ MESELDEN ÖRNEK GETİRMİŞTİR." demek suretiyle, hiç bir şeyi noksan bırakmadığını belirtmiştir.
Her konuda, Peygamber' ine bilgileri Kendisi' nin verdiğinin ispatı değil midir? Başka söze gerek yok. Kur' an Allah tarafından gönderilmiş, Kutsal Kitab' ımız olup; tüm insanlığa indirilmiştir. İman edenler için bir rehber' dir. 15.08.2020 14:37

           Saygılarımla.
19
Sanat ve Sanatkarlarımız / AHLÂKSIZLIK SANAT DEĞİLDİR/ SANAT NASIL YAPILMALIDIR?
« Son İleti Gönderen: is Ağustos 15, 2020, 01:20:53 ÖS »
AHLÂKSIZLIK SANAT DEĞİLDİR

           Sanatkârların bir kısmı ahlâksızlığı sanat zannettikleri için, deyim yerinde ise, “belden aşağı” sanat anlayışıyla, sanat yaptıklarını zannetmektedirler. Ancak bunların yaptıkları sanat değil, "sanatın istismarı", “sanatın yoldan çıkarılması”, "sanatın sulandırılması", "sanatta, bel altından para kazanma şansı arama" anlamlarını taşır ki, bu tarz sanat yapanların, sanatın güzelliğini bozarak, sanatı belden aşağı indirdikleri düşünüldüğünde, bir nevî "sanatın istismar edilmesi" anlamına gelir.

           Bu sanatkârlar bir kısım insanlar tarafından itibar görseler de, genel anlamda, ahlâk bozucu  projelere imza atmaları sebebiyle, iyi karşılanmazlar. Aklı başında, aile terbiyesi almış kimseler tarafından, daima temkinli yaklaşılan sanatkârlar olurlar.

           Bu sanatkârlar, belden aşağı yaptıkları konuşmalarının, paraya tahvillerinin daha fazla olacağı, yanlış inançları ile, terkedilmeleri söz konusu olur ki, kendi başlarına düşündüklerinde:

           Biz nerede hata yaptık derler; ancak belden aşağı yaptıkları projeleri akıllarına gelmediği için terkedilmelerinin sebeplerini bir türlü anlayamazlar. Aslında bilmeleri gereken, herkesin belden aşağı sanattan hoşlanmamalarıdır.

           Her cemiyetin bir sanat anlayışı, her sanatkârın da, sanatla ilgili bir saplantısı olabilir. Bu saplantılar, sanatkârın kendi yapısına uygun olan hareket tarzlarıyla gündeme gelir. Bir kısım sanatkârlar abartılı hareket etmeyi tercih eder; bir kısmı abartılı hareket tarzını sevmez, tabii görüntü vermeyi prensip olarak benimsemiştir. Abartılı olmak onlara yanlış gelir. Doğrudur. Abartılı hareketler, çoğunlukla, seyircinin tercih etmediği hareket tarzlarıdır.

           İnsanların eğitilmesinde sanatkârların payı büyüktür. Bu eğitime ahlâkî değerleri hırpalayıcı unsurlar katmak hiç bir sanatkâra fayda sağlamaz. Nezih tâbir edebileceğimiz sanatkârlarımızın revaçta olduğu günlerin mutluluğu ile yaşamayı her birey ister. Arzuları bu yöndedir. Nice mutlu günlere dileklerimle. 15.08.2020 13:26

           Saygılarımla.
20
Sosyal Yaşantıdan Kesitler / SEÇİMLER SONRASI İSTENEN DİYET
« Son İleti Gönderen: is Mart 29, 2020, 04:45:21 ÖS »
DİYET

           Diyet kelimesi, ifade edilmek istendiği anlamlardan farklı yönlere çekilebilirler. Şöyle ki, milletvekilleri seçildkten sonra, “oy verdiniz diye, diyet mi istenir?” diyorlar. Sayın siyasetçiler:

           -Evet! Diyet istenir. Ya ne isteyecektik? Verdiğimiz oyların karşılığını diyet olarak nitelerseniz, hiç olmazsa ”oy veren seçmenlerle birlikte tüm milletime diyet borrcum var” diye düşünürsünüz. Ona göre de çalışma şevkiniz olur. Kendinizde iş yapma zevkiniz harekete geçer. Dolayısıyle çalışma zevkiniz, şevkiniz artar.

           Seçmenler sizlere seçildiğiniz makamlarda oturasınız, keyf çatasınız diye oy vermedi. Bu millet sizi, rehavet içinde, internet oyunları oynamak için bu makama getirmedi. Gününüzü gün etmeye gelmediniz. Menfaat peşinde koşmanız için seçmedi bu millet sizi. İş yapmanız için bu oyları aldınız. Torpilli partililere ikram olsun diye, bahşiş dağıtır gibi kadro dağıtmaya, kadrolar vermeye gelmediniz, bu makamlara. Aklıma geldi. Yazayım:

           Sene 1983/ 84 bir ilimizin ilçesi, belediye başkanlık seçimleri bitti. Bürokrat olarak belediye başkanına hayırlı olsuna gittim. Makam kalabalık. Bir öğretmen başkan için çalışmış. Kazanan başkanı tebrike gelmiş. Sayın başkanımız için çok çalıştık. Artık bizlere de başkanımız yardımcı olacaktır. Dedi. Başkan hiç bozuntuya vermeden:
   
           -Bizim kimseye diyet borcumuz olmaz. Olamaz. Zira diyet verecek bir davranış içerisine girmedik. Bu konuda tÂviz de vermeyiz. İşleri gereği ne ise o şekilde yürütürüz. Dedi. Öğretmen söylediğine pişman, bir müddet sonra makamdan nasıl ayrıldığını göremedik. Sessiz, sâkin sıyrılıp dışarı çıkmış. Burada anlatmak istediğim, siyasîlerden diyet borcu istemek üzere, seçimlerde adaylara yardımcı olanların, seçimlerden sonra yardım isteyecekleri konuların gündeme getirileceğinin bilinmesi içindir. Bu çarpıklığa aklı başında adaylar düşmemelidirler.   

           Milletin isteyeceği diyet, “Göreve davet diyeti” dir. Evet! Göreve davet ede ede diyet isteyeceğiz. Bizler sizlere, çalışmanız için vekâlet vermiş müvekkilleriz. Vekillerden yapmadıkları işlerin hesabını elbette isteyeceğiz. Siz bu hesab istemeye isterseniz “DİYET” deyiniz. Paşa gönlünüz bilir. Ancak yapmadıklarınızın hesabı dünyada da, âhirette de istenir; sorulur.

           -Canım kesilmiş kolun diyeti mi olur? Diyebilirsiniz. Siz oylarınızı verdiniz. Biz de oylarınızla iş başına geldik. Artık ”diyet” diyerek peşimizden neden koşuyorsunuz?
Bırakın çalışalım.

           Elbette sizleri, ”diyet” diyerek meşgul edecek değiliz. Ancak verdiğimiz oyların yerinde verilip verilmediğini kontrol etmek, bizlerin vatandaşlık görevidir. Bu nedenle sizler, daima, diyet aldığınızı, karşılığını vermeniz gerektiğini bilmelisiniz. Bu duygu ve düşünce ile işlere el atarsanız; verimli olursunuz; makamlarınızı doldurursunuz. Sevilir, sayılırsınız. Aksi takdirde boş oturup, iş yapmayanlar sınıfına dâhil olursunuz.

           Siz vekillere verilen oyların karşılığı elbette olacaktır. Oylarınızı, seçim meydanlarında attığınız nutuklar karşılığı olmak üzere aldınız. Bunun karşılığı diyetiniz de elbette olacaktır. Biz diyoruz ki:

           -Kesilmiş kolun diyeti, kesilmiş koldur. Oylarımızı aldınız. Çalışmaya tâlip oldunuz. Elbette çalışacaksınız. Bu sizin mecburiyetinizdir. Çalışmadınız ise, o zaman oylarımızın karşılığı olan diyeti, seçimlerde sizlerden talep etmek, biz müvekkillerinizin boyunlarının borcudur. Hodri meydan!

           Yıllarca oylar bilinçsiz veriliyor dediniz durdunuz. Bu milletin okuma yazma oranının düşük olmasını, fırsat bilerek cahil gördünüz bu insanları. “Göbeğini kaşıyan millet” diye alaya aldınız. Ama bu milletin şamarını yediğinizde, câhil mi, âlim mi olduğunu hayretle göreceksiniz. Gördünüzde.

           Aklınızı başınıza devşirin ve bu milletin şamarını yemeyiniz. Tarih, bu milletin şamarları ile doludur. Bu şamarlar atalarından kalan yâdigârdır. Okkalı bir şamarın verdiği dersi, hiçbir hoca veremez. Bunu tarihte çoğu zaman gördünüz. Bu tokadı yememek için gayret gösteriniz. Aldığınız ücretlerin karşılığını çalışarak ödeme yoluna gidiniz. Kazandığınız makam aylıklarının haklarını veriniz.

           Seçimler öncesi halkın karşısına çıkıp; ”halka hizmet hakka hizmettir” dediniz. Seçildikten sonra söylediğiniz sözleri unuttunuz. Yapacağınız o kadar çok iş vardı ki, sizler bu sözlerinizin % 5’ ini mi; yoksa % 10’ unu mu tuttunuz. Hesap veriniz lütfen!

           Verdiğiniz sözleri bu millet kaleme alıp; ne kadar söz vermişler; ne kadarını gerçekleştirmişler. Bunun hesabını bu seçmenler sorabilseler; adaylar, belki ileri seçimlerde, ”çuvallamayalım, çalışalım” deme şansını elde edebilirler. Tatbikatta bu kadar kısa süre de(Genelde beş yıldır. Ancak verilen sözler o kadar çoktur ki, bu kadar zaman, verdiğiniz sözlerin yerine getirilmesi için) pek kısa sayılır. Zira vaad ettikleriniz çok fazladır. Bu tespitten sonra, ”bu kadar sözün gereğini yapamazsınız” diyen bir tek seçmen bulunmamaktadır. Bu sebeple de adayların ”yüksekten atma” ları, fazlaca vaad edilen sözlerin devam etmesi, bu seçmenlerin kaderleri olarak devam edip gidecektir.

            Söz vermek bedava. Ye Mahmet Ağa ye. Ey millet yediğiniz bu sözleri bir tarafa not edip; sonra hesap günü gelince; bin vaad etmişsiniz; vaadinizden ancak onlarcasını yapmışsınz. ”Ey vekil nerede vaadinizin/ sözünüzün geri kalan kısmı” diyen bir tek seçmen gördünüz mü? Görmediniz. Bundan sonra da göremezsiniz. Zira bu millet sizi hep dinler. Palavra atanları da dinler. Ancak ”kardeşim ufak doğra herkes yesin” demezler. Palavra olduğunu da bildikleri halde, neden oylarını aynı kişilere verirler? Târifi mümkün değildir. Verirler de verirler. Bir daha, bir daha(bu arada aradan 3’ er seneler, 5’ er seneler geçmiştir). Hiç akıllanmazlar.

           Ancak dünyanın her yerinde, tüm kâinatta adalet diye bir kelime vardır ve bu kelimenin hakkını verecek makam da Allah(C.C.)’ dır.

           Seçmenlerin aldatılmadığı; verilen sözlerin aynen yerine getirildiği günlerin yakın olması dileklerimle.

           Saygılarımla. (23.06.2002- 20:35)
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 10