Son İletiler

Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10
21
Gençlerle Sohbet / GENÇLERLE SOHBET(14) İSRAF ETMEDEN YAŞAMAK
« Son İleti Gönderen: is Kasım 20, 2014, 12:11:32 ÖS »
TASARRUF/ İSRAF ETMEDEN YAŞAMAK
17.12.2009 21:47


           LÜTFEN DİKKAT! Bu konu, "GENÇLERLE SOHBET(14) İSRAF ETMEDEN YAŞAMAK" başlığı altında yazılmış olup; tasarruf konusunun, yerli malı konusunda da bulunması gerekliliğinden dolayı, tekrar konulmuş olup; "YERLİ MALI, YURDUN MALI" başlığında okumuş olanların bilgisine.

           Bir sitede “susamın tanelerini kim toplar” diye bir soru yöneltilmiş. Birçok yorum da verilmiş. Verilen yorumlara baktığımızda, ipe sapa gelmez birçok yorum yapılmış olduğunu görmekteyiz. Bu yorumların her biri gerçekten örnek gösterilmeye aday yorumlardır. Bu yorumların, site ziyaretçisi/ üyesi insanların, lüzumsuz vakit öldürmelerine neden olan yapıda yorumlar olduğu, su götürmez gerçeklik olarak ortadadır.

           Bir cemiyette israf / tasarruf konusu gibi çok önemli bir konu işlenirken, insanlara, bu kadar fazla vakit öldürtmek üzere, lüzumsuz yorumların okunmak zorunda kalınması dahi, o cemiyetin kültür seviyesinin düşüklüğünü göstermesi açısından önem arz eder. Bu yorumları verenler çevrenizde çok fazla bulunmaktadır. Lütfen çevrenize bakınız. Lüzumsuz olduğu kadar sitelere giren ziyaretçi/ üyelerin vakitlerini çalan, onları, benzetme yaparsak, geri zekâlı/ aptal/ bir şey anlamazlar/ biz yazalım tenkit eden de bulunmaz ya da moderatörler de bu yorumlara izin verir düşüncesi ile, sitelerde bu tür lüzumsuz yorumların alabildiğince çoğaldığını, çevrenizdeki internet hastalarının, sabahtan akşama kadar sitelere ziyaretçi/ üye olarak yorum verdiklerini görürsünüz.

           Bilgisayar başında sabahtan akşama kadar yorum verme alışkanlığını kazanmış olan ve bu lüzumsuz yorumlarla insanların vakitlerini çalanları, bir noktada, telefon sapıklarına benzetmek mümkündür. Bilindiği üzere telefon sapıkları rahatsız ettikleri insanların kızgın hallerine (hatta yüzlerine karşı küfür etmelerine) rağmen kahkahalarla telefon başında dakikalarca bekleyerek zavallı/ hastalıklı egolarını tatmin etme durumunda kimseler olarak,  psikologların ilgilenmeleri gereken denekler olarak, değerlendirilebilirler.   

           Söyleyenin kim olduğunu bilmediğim şu söz, insana bir hayat nizamı/ düzgün yaşam tarzı edinebilmesi için bir fırsat sunmaktadır:

           -En güzel tasarruf, insanın kendinden borç almasıdır. Nasıl olur, insanın kendisinden borç alması:

           İsraf etmeden tasarruf ederek yeme alışkanlığını kazanmak bir meziyettir. Bir güzel huydur. Zira israf edilen her susam tanesinin(% 35-37 civarında yağlı olan bu besin maddesini, enerji verici olması açısından değerlendiriyorum.) israf edilmemesi esastır.  Her besin maddesi bu kategoride değerlendirilmelidir. Susam bünyesinde bulunan mineral maddelerle de değerli bir besin maddesidir.

           Birçok kimse belki bilmektedir. Bir kere daha tekrarda fayda vardır. Bir Çinli yemekteyken, tabağındaki son pirinç tanesini de yeme gayretine girince yanındaki yabancı sormuş:

           -Bir pirinç tanesi için bu kadar uğraşılır mı? Kalsa ne olur? Çinli' nin cevabı:

           -Bir pirinç tanesi burada göze görünmez desek dahi, 1,5 milyar Çinli' nin tabağında kalan birer tane pirinç olunca iş değişmektedir. Der.

           Evet! Çok doğru. Kaba bir hesap yapalım. Bu hesap sonunda elde ettiğimiz rakamlara lütfen dikkat edelim:

           “Osmancık ve Baldo Pirinç Değirmencileri Derneği" nin sitelerinde verdiği 1000 tane ağırlığı ortalama 30 gram kabul edildiğinde, bir Çinli vatandaşın 1 tane pirinç bırakması/ daha doğru ifade ile, 1 pirinç israf etmesi durumunda, ortaya çıkacak kaybı görelim:

           -(30 gr./ 1000 Adet X 1.500.000.000 tane)= 45.000.000 Gr./ 45.000 Kg./ 45 Ton pirinç kaybı demektir.

           Çin' de, her bir Çinli' nin, tabağında bıraktığı bir tane pirincin israf edilmesi durumunda, bir öğünde 1 pirinç tanesi bırakılmasından dolayı kayıp, toplam 45 Ton pirinçtir.

           Yanlış duymadınız, tabakta 1 tek pirinç tanesi bırakmakla, bir öğünde, Çin' de kaybedilen pirinç miktarı, 45 Ton’ dur.

           -Basit bir hesapla,  bir Çinli’ nin, 1 öğünde 100 Gr. pirinçten yapılmış pilâv yediğini varsayalım:

           45.000.000 Gr./ 100 Gr. = 450 000 Çinli’ ye, 1 öğünde yemek olabilecek kapasitede pirinç kaybı demektir.

           Tabakta bırakılan 1 pirinç tanesi dolayısı ile, 450 000 Çinli’ nin pilâvının çöpe atılması/ israf edilmesi , başka bir hesap yapmaya gerek göstermemektedir. Zira çok güzel bir örnek olan “TEK PİRİNÇ TANESİNİN İSRAFI HİKÂYESİ” konusunda elde edilmiş rakam bu olduğuna göre, insafı olan/ ben fakirlerin haklarına saygı gösteririm diyen(elbette lâfta değil, özde fakirleri düşünenlerden bahsediyorum) herkesin bu tasarruf fikrine % 100 destek vermesi, kendisinin de israftan kaçınması gerekir.   

           Memleketimizde kibarlık olsun diye bırakılan(tane değil kaşıklar dolusu pirinç/ yemekler) dolayısı ile kaybedilen pirinç miktarının/ yemek artıklarının hesap edilmesi durumunda israfın boyutlarının çok vahim boyutlarda olduğu bilinmektedir. Ancak bu israfın boyutlarının “göze sokulması” gerekmektedir.

           Fakiri bu kadar fazla olan bir memlekette israfın boyutlarının çok büyük olması yadırganmalı, tüm STK(Sivil Toplum Kuruluşları) tarafından kınanmalı/ kampanyalarla israfın önüne geçmek için azamî gayret gösterilmelidir. Bu arada ilgili Bakanlıkların organizasyonu üstlenmesi gerekmektedir. İsrafın azaltılması hedefine, adım adım gidilmesinin gündemde devamlı tutularak, israfın önüne geçilmesi, görevden öte, aynı zamanda, bir vatandaşlık görevidir. Alınan maaşların hak edilmesinin ana sebeplerinden biri de bu olsa gerektir.

           İsrafsız günlere ulaşmak üzere tüm vatandaşlarımızın, tüm bürokratların devreye girerek israf kalemlerinin azaltılması için gayretlerini esirgememeleri temennisiyle.

           Saygılarımla… 20.11.2014 12:10 
22
Gençlerle Sohbet / GENÇLERLE SOHBET(13)HER ŞEYDE BİR HAYIR VARDIR
« Son İleti Gönderen: is Kasım 20, 2014, 12:41:55 ÖÖ »
PADİŞAH VE ARKADAŞI
26.01.2009- 15:26


           Bir dost’ tan gelen mail’ de, “her işte bir hayır vardır” teması işlenmiş. Bu da, “kral ve arkadaşı hikâyesine bağlanmış. Mail’ i [köşeli parantez] içerisinde, imlâ hatâlarını düzelterek, aynen alıyorum:

           [Yaşadığımız olaylar bize o anda, olumsuz bile gelse, zamanın ne getireceğini bilemeyiz. Günlük yaşantımızda “Bugün ne kadar kötü bir gündü” dediğimizde bile, belki o yaşadığımız olumsuzluk, bize, ileride bir avantaj sağlayacaktır. Nereden bilebiliriz ki. Bu sebepten dolayı, şu an’ ımızı ve olumlu/ olumsuz tüm getirilerini “acaba bize ilerde nasıl bir artı sağlayacak” düşüncesi yönünden bakarsak, hem olumsuzlukları kolay aşmış oluruz; hem de yaşam mücadelesi içerisinde, motivasyonumuzu yüksek tutma şansına sahip oluruz . Tıpkı aşağıdaki hikâyede olduğu gibi:

“HER İŞTE BİR HAYIR VARDIR”

           Bir zamanlar, Afrika' da bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmaz, nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının alışılmamış, değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin, ister başkasının başına gelsin; ister iyi olsun, ister kötü olsun, her olay karşısında hep aynı sözü söylerdi:

           "Bunda da bir hayır vardır!"

           Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken, baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:

           "Bunda da bir hayır vardır!"

           Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için, arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri kral ve adamlarını direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, bâtıl inançları nedeniyle, uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olayların geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına revâ gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı:

           -Haklıymışsın! dedi. Kral ilâve etti:

           -Parmağımın kopmasında gerçekten bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü bir muameleydi." Arkadaşı:

           -Bunda da bir hayır vardır. Dedi.

           -Ne diyorsun Allah aşkına, diye bağırdı kral:

           -Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir? Arkadaşı durumu şu sözlerle açıkladı:

           -Düşünsene saygıdeğer kralım, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olacaktım, o zaman sonrasını düşünsene, hâlim nice olurdu? Değil mi?]

“HER İŞTE BİR HAYIR VARDIR” YAZISINA CEVÂBÎ YAZIMDIR:

           Sevgili Kardeşim,
 
           Biliyorsun bu konu Âyet- i Kerîme ile sabittir.
 
           2. BAKARA SURESİ, 216. Âyet- i Kerîme’ de meâlen:

           "Ve savaş; o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şer’ dir. Ve(bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz."

 
           Bu Âyet- i Kerîme’ de ve diğerlerinde de belirtildiği üzere, "Hiçbir konuda Allah(c.c.) kullarına zulmetmez. Zira Allah' ın "zâlim" sıfatı yoktur. Esirgeyen ve bağışlayan, "Rahim" ve "Rahman" sıfatları vardır. O halde kullara zulmedenler kimlerdir, sorusuna verebileceğimiz cevap iki şıklıdır:

           1-) İnsanlar, diğer insanlardan gelen zulme mâruz kalırlar.
           2-) İnsanlar, kendi kendilerine zulmederler.
 
           Padişahın arkadaşının, yaşantısında huzuru bulabilmesi için, "her işte bir hayır vardır" diyerek tevekkülle huzuru bir araya getirmesinin hikmeti(neticesinin daima iyi olacağının delili olması açısından), hikâyenin işâret ettiği, işte bu tevekkül ile Allah(c.c.)’ a % 100 bağlanmasındadır. Bu tarz yaşantısı olan bir kimsenin, hiçbir şekilde huzursuz yaşaması mümkün değildir. Zira bu düşünce tarzı ile mutlak iman ile bağlı kimselerin huzuru bulmasında esas olan, % 100 tevekkül sonucu, her şeyin Allah(c.c.)' dan geldiğine itikat ederek yaşanmasıdır. Bu da inanan kimselerin huzursuzluklardan uzak bir hayat sürmesi sonucunu doğurmaktadır. Genel olarak, Kutsal Kitabımız Kur’ ân- ı Kerîm’ in hayatı mutluluklarla yaşamamız için bir "mutluluk anahtarı" hükmünde olması, işte bu bağlılık neticesinde, kendini göstermektedir.

           Bu çerçevede, tüm insanların, yukarıda ki ARKADAŞ gibi tevekkülle, “HER İŞTE BİR HAYIR VARDIR” sözünü, bir hayat tarzı olarak benimsemeleri durumunda, her tür yanlıştan uzaklaşabilme söz konusu olabilecektir. Bir din âliminin dediği gibi:

          “SABIR HİÇBİR ŞEYDEN ŞİKÂYET ETMEMEKTİR.”

           Bir kimse hiçbir şeyden şikayet etmiyorsa, kemâle ermiş, sabırlı bir insandır. Her şeyden şikâyet eden ise, pişmemiş, ham kalmış bir garip kimsedir.

           Çiğliklerimizin son bulması, “her şeyde bir hayır vardır” düsturunun tarafımızca, tam anlamıyla benimsenmesi dualarımızla, Allah(c.c.)’ a emanet olasınız.

           Saygılarımla… 19.11.2014 01:35
23
Gençlerle Sohbet / GENÇLERLE SOHBET(12) TASARRUFLU YAŞAMAK/ PARA HARCAMA SANATI
« Son İleti Gönderen: is Kasım 19, 2014, 10:23:12 ÖS »
PARA HARCAMA SANATI
23.12.2008- 23:45


           "Ayağını yorganına göre uzat."
           “Para seni kullanmasın; sen parayı kullan.”

           Ne güzel bir söz. Bir hayatı düzene sokabilmek için özlü ve gerçekçi bir cümledir bu söz. Bir hayat düzenleyici nasihattir. Bir güzel tavsiyedir bu söz. Bu ifadenin güzelliğini, yaşantıdan örneklerle daha güzel anlatma imkânı bulunabilir. Zira çevremizde bulunan "paranın kullandığı insanlar" dan çoğu, bu günlerde, kredi kartlarının mahkûmu olmuş; tüm varlığını bu kartlara yatırmış; “el elde, el başta” çaresiz ve çıkar yolu olmadan, yaşamaya mahkûm hale gelmişlerdir.

           Not: Resmî rakamlarla kredi borçları ile kredi kartı borçları toplamı Ağustos 2015 itibariyle 734 milyar TL. olarak açıklanmıştır.

           İnsanların, var oldukları günlerden bu yana, birbirleriyle alışverişleri eksik değildir. Alışverişe aracı olan para, binlerce sene önce kullanılmaya başlanmıştır. Ancak insanları bu kadar kendine bağlayan bir meta, dünyada başka hiçbir yerde ve hiçbir zamanda görülmemiştir. İnsanlar paraya çok değer verir hale gelmişler; âdeta paraya tapar olmuşlardır. Nâdiren olmakla birlikte, bir kısım insanlar kendilerini paranın esiri yapmamışlar; paranın esâretine girmeye devamlı direnmişlerdir. Paranın kendilerini kullanmasına fırsat vermeden yaşantılarını sürdürmüşlerdir. Parayı kullanabilen bu insanların direnişleri sonucudur ki, yaşantılarının her safhasında, başları dik gezmişlerdir. Hiçbir zaman parasızlık çekmeden/ başkalarına muhtaç olmadan yaşamanın zevkine ermişlerdir.

           Bilindiği üzere insanların para edinme yolları, serbest çalışma(işyeri sahipliği/ sanatkârlık bu grup içerisinde düşünülmelidir), ya da bir müessesede/ kurumda/ kuruluşta, işçi/ memur statüsünde çalışma şekillerinden biri vasıtasıyla olmaktadır. Çalışmalarının sonucu elde ettikleri aylık/ ücret karşılığında, yaşantılarını idame ettirebilmeleri için gerekli hâle gelmiş olan paranın, harcanması esnasında, iki yol vardır:

           1-) Bu parayı kazanan kişinin, elde ettiği parayı kullanması;
           2-) İkincisi ise, paranın, kazanan kişiyi kullanması şeklindedir.

           Zamanımızda para yaşantının şartı haline gelmiştir. Ancak bir hususun altını çizmek gerekir ki, o da alınan ücretin/ maaşın miktarı, insanların yaşama standartlarını tutturabilmeleri için yeterli olup olmadığıdır. Miktarı ne olursa olsun, kazanılan paraların, açgözlü insanların tüm isteklerine cevap verebilecek miktarda olamayacağı bir gerçektir.

           Ekonomi kitaplarında ilk cümlelerden biri:

           “İnsan şahsi menfaat saikiyle(sebebiyle/ güdüsüyle tdk.- gts.) hareket eder” cümlesidir. Ekonomi kitaplarında yazılan bu hayat düsturu(genel kuralı- tdk.- bts.), herkes için doğru hükmündedir. Ancak istisnaları da olacaktır. Bu kural dışı kimseler, paranın hiçbir şey olmadığını idrak etmiş(anlamış, kavramış tdk.- gts.), yaşantılarında paraya değer vermemeleri ile de bu düsturlarını göstermişlerdir. Bu kimseler paranın esiri olmadan yaşamanın zevkine ermişlerdir.

           Zamanımızda, paranın kullandığı insanlar o kadar büyük boyutlara ulaşmışlardır ki, her yerde, her yaş grubunda, her cinste, paraya kul olanları görmek mümkündür. “Paranın nereden geldiği, ne kadar geldiği sorgulanmadan, durmadan harcanması gerekir” hükmüyle hareket eden kimselerin, sonuçta acı hallere düşmelerinin görüntüleri her yerde rastlanılan olaylardandır.

           Bilindiği üzere, 20. Yüzyılın getirdiği para kullanım araçlarından olan kredi kartları, nakit paraların bankalardan uzaklaştırılmadan, alışverişlerin döndürülmesi amacı ile üretilmiştir. Herkese bol keseden dağıtılmakta olan kredi kartları, kullananlardan parayı geri alabilir miyiz, sorusunu kendilerine sormadan dağıtılmaktadır. Kart alan mudiler de bu kartları, sanki ödenmesi gerekmezmiş gibi alışverişlerde rahatlıkla kullanmaktadırlar. Sınırsızca harcamalara yol açan bu vurdumduymazlığın altında yatan gerçek, insanlardaki para harcama hırslarını, ön plâna çıkararak, bankalara akacak kredi faizi gelirlerinin artırılması gayesinin güdülmesidir. Bu nedenle eldeki imkânların değerlendirilmesinde, zamanımızın tuzakları içerisinde en önemli yeri tutan kredi kartları olup; bunun yanında, bankaların kullandırmaya can attıkları, krediler gelmektedir. Bu tür tuzaklarla insanların gelecekleri çalınmakta, para harcama sınırlarının zorlanması ile, hayatları karartılmaktadır.

           İnsanlarımızın akıllarını kullanarak, paranın çekiciliğinden uzaklaşmaları ve "ayağımızı yorganımıza göre uzatma" nın yollarını bilerek yaşamamızın, hedefimiz olması dileklerimle.

           Saygılarımla… 19.11.2014 22:15
24
Gençlerle Sohbet / GENÇLERLE SOHBET(11) TASARRUFLU YAŞAMAK
« Son İleti Gönderen: is Kasım 19, 2014, 09:47:25 ÖS »
ELDEKİ İMKÂNLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
21.01.2008 23:37


           İnsanların, ellerine geçen imkânların farkına varmaları, biraz da kısmet denilen, ancak açıklamasına gelindiğinde, saptırılmaya müsait olarak karşımıza çıkan bir konudur. Kısmet nedir diye sorulduğunda, tek ve en doğru olarak bilinen açıklaması:

           Kısmet: İnsanların çalışıp çabalayıp ele geçirdikleri, maddî, manevî, her türlü yaşam enstrümanlarıdır. Bu enstrümanların neler olabileceği konusunda söylenebilecek her söz geçerliliğini muhafaza edebilecektir. Ele geçirildiği ifade edilen her şey, bu enstrümanları ifade edebilir. Zira, elde edilen, maddî olsun, mânevî olsun tüm değerlerin toplamı, kısmet kelimesi ile ifade edilebilir.

           İnsanlar çalışıp, çabalayıp geçimlerini temin etmek durumundadırlar. Çalışmadan hiçbir menfaatin elde edilemeyeceğini bilmek, mantık sahibi her insan tarafından, kabul edilebilecek bir düşünce tarzıdır. Zira emek sarf edilmeden elde edilebilecek hiçbir maddî/ manevî değer bulunmamaktadır. Emeksiz kazancın olamayacağını takdir etmeyen/ edemeyen tek bir kimse bulunabilir mi? Elbette bulunamaz. Ancak, emeksiz kazanç sağlamayı ticaretin gereği sayan ticaret erbapları, bugünlerde, her yerde fazlası ile bulunmaktadır. Kanaatim odur ki, emeksiz kazancı, ticaretin gereği sayanlar, çoğunluktadır da diyebiliriz. Bunu ticaretin gereği saymalarının mazeretini, herkes kendine göre tevil(başka mânâya çekme) yollarına kaçarak, izah etmeye çalışırlar. Zira bu mazeretlerin çoğunluğunun, kendi yapılarındaki bozukluktan ileri geldiğinin farkında bile değillerdir.

           Haksız kazancın mazereti, normal olarak, hiçbir memlekette, hiçbir kimsede haklı bulunamaz. Bu mazeretin altında yatan asıl yanlış, temiz kazançtan uzaklaşmadır. Temiz kazanca yönelmemektir. Bilindiği üzere, cemiyetimizde bozulmalar alabildiğine artmış; çoğunluğu tesiri altına almış; temiz kazanç elde etmek için çırpınanların sayıları azınlık olmaktan daha ötelere doğru, inerek, yol almaktadır. Suiistimal eden, yolsuzluk yapan, haksız kazancın her türüne evet diyen kimseler, çoğunluğa geçmiş durumdadır.

           Eldeki imkânların değerlendirilmesi derken; her insan için ayrı düşünülebilecek bir değerlendirmeden bahsettiğimizi bilmemiz gerekir. Zira şartlar her insan için farklıdır. Memleketimizde tüm insanların ellerinde mevcut imkânların çeşitliliği, nüfusumuz kadar olmasa bile, bu sayılara yakındır. Zira herkesin imkânları/ şartları ayrı ayrıdır. Eldeki imkânların ne olduğunu, bu imkânların hangi şartlarla kendi ellerine geçtiğinin bilinmesi, bu imkânların değerlendirilmesinde büyük bir rol oynar. Ancak imkânların değerlendirilmesi esnasında, atalarımızın binlerce yıldır, imbikten geçirdikleri, damla damla arıtarak söyledikleri şu söz, “eldeki imkânların değerlendirilmesi” konusunda bizlere ne kadar güzel bir nasihattır:

           “Ayağını yorganına göre uzat.” Bu sözün altında yatan tecrübenin bizlere iletmek istediği, yaşantımızda tasarruf ederek, ya da elde mevcut imkânlarımızı değerlendirmede, israfa düşmeden yaşamanın, bizlere, yaşantımız içerisinde güzelliklerle yaşamamız anlamına geldiğini anlatmaktadır.

           Tasarruf ederek yaşamak durumundayız. Zira kazancımız helâl kazançtır. Çarçur edecek paramız yoktur. Bol keseden para harcayanlar, ya “miras yediler” dir, ya da “bedava kazançlar” ın/ “avanta” ların peşinde olup; kazançlarının haddi hesabı olmayan kimselerdir. İnsanlar yaşantıları esnasında, kimseye muhtaç olmadan yaşamak isterler. Bu durum, insanlarda mevcut namus mefhumunun insanlara verdiği özgüven duygusundan ileri gelir. Namuslu kimse özgüvenini kaybetmeden yaşantısını sürdürür. Başkalarına ait hiçbir değeri kabul etmeden, kendi imkânlarının sınırları içerisinde kalarak yaşamak, onlar için varılacak en büyük hedeftir. Bu hedeflerinden sapma göstermeden yaşadıkları içinde mutlu olmaları onların hakkıdır.

           Mutluluklarla yaşamanın ilk şartı, eldeki imkânları değerlendirirken, sınırları aşmamak/ sınırları zorlamamak, mutluluğun anahtarı olarak karşımıza çıkar.

           Saygılarımla… 19.11.2014 21:39
25
Köşe Yazılarına Yorumlarımız / SİTELERE YORUMLARA DİKKAT!
« Son İleti Gönderen: is Kasım 19, 2014, 08:09:59 ÖS »
SİTELERE YORUMLAR
29.04.2009 23:37


Sayın Site Üyeleri ve Moderatörler,

           Bir sitede sorulan soru:

           Televizyon üstüne kim dantel koyar? Ya da simit susamlarını kim toplar? Bir insan telefonu neden sessiz’ e alır? Bunun gibi bir çok soru mevcut. Bunları sitenize almasanız zarar mı edersiniz? Yoksa daha ciddî soruları soranlara yol vermek suretiyle, sitenizin ciddiyetini mi arttırırsınız?           

           Konuların bu kadar lüzumsuz olmamasına özen gösterirseniz, tüm üyelerin memnun olacağı kanaatindeyim. Memleketimizin, bu kadar sıkıntısı varken, lüzumsuz konularla vakit geçirmeye çalışmak, gerçekten seviyemizi, ya da niyetimizin yanlışlığını ortaya koyar. Lütfen konulara dikkat edelim!

           Bu aynı zamanda moderatörlerimize tavsiyemdir. Bu sözümü ister tavsiye, ister uyarı, isterseniz müdahale sayınız. Benim düşünce potansiyelime göre bu tavsiyem, kulak ardı edilmemelidir. Bu uyarımda bir gerçeklik payı vardır ve moderatörler tarafından da kabul görmesi gerektiğini düşünmekteyim. Moderatörlerimizin bu tür lüzumsuz konuları kaldırmaları gerekir. Böylece sitelerindeki çöp misâli lüzumsuz yazı ve yorumlara yer vermeyerek, herkes içerik açısından eğitici, öğretici konular üzerinde, zaman kaybetmeden ve güzelliklerin her üyeye ulaşabilmesi suretiyle, güzel fikir edinmelerini kolaylaştırmış olsun. Site kapasitesi güzelleşebilsin.

           Sizlerin ifadesi ile, “okuyucu/ site üyeleri bunları istemese, bu konulara ilgi bu kadar fazla olur mu? Sayın moderatörler, elbette insanların, hayatı gırgır zannedenleri/ hayatı anlamamışları/ konumları itibariyle ciddî konulara eğilemeyecek kadar boş zamanları olanların olduğu doğru olabilir. Kazanç kaygıları olmadığı için,

(ailelerinin gölgesinde yaşayanlar bu kategorideki kimselerdir. Bunların kazanma duyguları köreldiği gibi, bu duyguları kazanma gayretleri de olmayacaktır. Zira arkalarını dayadıkları anne/ baba/ akraba, her kim ise, bunlara “çalış, kazan” deme durumunda değillerdir. Bunlar da kazanmak için kıllarını kıpırdatmayacak kadar, tembelliğin pençesine düşmüş, sırt üstü yatıp, kısmetinin çalışmaktan geçtiğini bilmeyen duygusuz/ mânâsız/ vurdumduymaz yaşantılarının farkında bile olamayan/ olamayacak olan kimseler olarak yaşantılarını devam ettiren kimselerdir.)

bu kimseler, hayatı gırgır zannedebilirler. Kazanmak için çalışmak gerektiği bunların zihnine yerleşmemiştir. Bu nedenle, bu kimselerin sitelerde lüzumsuz bilgilerle, lüzumsuz yorumlarla zaman doldurmaları normal davranış biçimleri olarak karşılanabilir. Bunlara “dur yaptığın yanlış” diyebilecek olan siz moderatörlersiniz. Aklı başında kimselerin, yanlış yapanları ikaz etmeleri, onlara doğru yolu göstermeleri insanlık vazifesi değil midir?

           Bir cemiyetin yönlendirilmesi iletişim araçları ile mümkündür. Bu yönlendirmelerde baş rollerde gezmeye başlayan internetin de üzerine düşen görevlerin başında, doğru yönde, yönlendirmeler gelir. İnsanları saatler/ günler/ haftalar/ yıllar boyu lüzumsuz lâf kalabalıkları ile meşgul etmenin kimseye faydası yoktur. Olamaz da. Biraz kendimize çeki düzen verelim. Sitelerimizin insanlara hizmet eder olması, onların zamanlarını öldürmesi/ boşa zaman kaybetmelerinin sebebi olmaları gerekmez. Bu tür lüzumsuz, lüzumsuz olduğu kadar da boş sözlerle sitelerin doldurulması için birilerinin kampanyalar başlatarak, insanların dikkatlerini bu yöne çekmeleri, özlemle beklediğimiz faaliyetlerin başında gelmektedir.

           Sitelerimizin insanlara hizmet eder olması, eziyet eder olmaması dileklerimle.             
 
           Saygılarımla... 19.11.2014 13:35
26
Şairlerimiz ve Şiirleri / HESAPTAN KAÇILMAZ
« Son İleti Gönderen: is Kasım 19, 2014, 12:58:39 ÖÖ »
HESAPTAN KAÇMAK
15.05.2009 17:23


           Var mı hesap vermem diyen?
           Var mı korkum yoktur diyen?

                      Hesapsız olsaydı bu kâinat var olur muydu?
                      Korkusuz olsaydı bu insanlık, zapt olur muydu?

           Zengin nasıl tutardı kendini, servet içinde korkusuz?
           Fakir nasıl dayanırdı yokluğa, gayretsiz ve umutsuz?
                                                                       
                      Kim bakardı açın yüzüne, kim acırdı biilâcın hâline?
                      Kim bulurdu çâresizlere bir çâre, umutsuzlara bir umut? 

           Günler geçer miydi, yoksulluk ve sefillikle?
           Yolsuzluk bulacak mı cezâsını neticede?

                      Soyguncular vazgeçerler miydi soygunlarından?
                      Vurguncular vazgeçerler miydi hoş kârlarından?

           Saygılarımla... 19.11.2014 00:55 
27
Şairlerimiz ve Şiirleri / NÂMERTTEN DOST OLMAZ
« Son İleti Gönderen: is Kasım 17, 2014, 09:33:26 ÖS »
NÂMERTTEN DOST OLMAZ
23.04.2009 23:17


           İnsanların, güvenebilecekleri kimseleri, doğru seçmeleri gerekir. Aksi takdirde güvendikleri dağlara karların yağdığını görmeleri kaçınılmazdır.

           İnsanların ailesine güvenmesinden daha normal ne olabilir? Elbette herkes, öncelikle kendi ailesine güvenerek, yaşamını sürdürmek durumundadır. Zira insana ailesinden daha yakın hiç kimse olamaz. Ailesinden de kendilerine gelebilecek bir zarar(çok uç noktalarda yaşanan durumlar hariç sayılırsa) gelmeyecektir. 

           İnsanlar dostlarla/ arkadaşlarla/ komşularla/ meslektaşlarla yakın ilişkiler içerisinde günlerini geçirerek yaşamlarını sürdürürler. Bu durum sosyal yaşantının gereğidir. Ancak çok uç noktalarda düşünce potansiyeline sahip kimseler hariç olmak üzere, çoğu kimse, genellikle, çevresindeki insanlarla yakınlık kurmak suretiyle, dost/ arkadaşlar edinerek ömürlerinin sonuna kadar “mutlu yaşamak isteği” ile yola çıkmışlardır. Dostlarla/ arkadaşlarla geçirilen zamanların kıymetini bilen kimselerin, huzurlu bir yaşam sürdükleri, bir gerçeklik olarak ortada durmaktadır.

           Edinilen bu dost/ arkadaşların bu günlerde çok daha fazla dikkat sarf edilerek seçilmeleri gerekir. Zira insanlık çok önemli dar boğazlardan geçmektedir. Şahsî menfaatlerin, olabildiğince ön plâna çıkartılması sonucu, insanların yapılarındaki bozulmalar gittikçe artmaktadır.  Bu bozulmalar nedeni ile de, dostlukların/ arkadaşlıkların erozyona uğratılarak sürdürülmesi normal hâle gelmiş gibi görünmektedir. Neticede dost/ arkadaş olarak seçilecek kimselerin, insanın sırtını dayayabileceği yapıda kimseler olması arzu edilmektedir.

           Sağlam dostlukların/ arkadaşlıkların azaldığına işaret etmek ve insanın kendi ailesinden başka dost bulmasının zorluklarını belirtmek üzere, kaleme aldığım aşağıdaki dört mısrada bu husus belirtilmektedir.

           Bilindiği üzere insanlık/ dünyamız, kıyamete gidiş hattı üzerinde bulunmaktadır. Kıyamet, inancımız gereği “mutlak var” olarak kabul edildiğine göre, kıyamete gidişin arkasında bulunan gizli mânâyı da çıkarmamız/ anlamamız kaçınılmazdır. Madem ki, kıyamet yaklaşmakta; o halde insanlığın var saydığı tüm güzelliklerde/ tüm değerlerde, bir çeşit aşınmanın/ erozyonun olması da kaçınılmaz hale gelmektir. Aşınan bu değerler arasında, insanın dost bildiklerinin/ sırtını dayayabilecek kadar dost bildiklerinin de bu erozyondan paylarını alacaklarını düşünmek yanlış olmasa gerektir. Diye düşünüyorum.
 
           Takdir okuyucularımızındır.
           Her fikrin sahibi kendince haklıdır.   

           NÂMERTTEN DOST OLMAZ

           Dayama sırtını gizli nâmerde.
           Zor gününde yanında, bulunmaz evlât!
           Dönme sırtını ana, baba, kardeşe;
           Onlardan başka dost, bulunmaz evlât!

           Saygılarımla... 17.11.2014 21:27
28
Şairlerimiz ve Şiirleri / UMURUNDA MI DÜNYA?
« Son İleti Gönderen: is Kasım 17, 2014, 08:51:24 ÖS »
UMURUNDA MI DÜNYA?
4.11.2003-12,46


           Şeref haysiyet gitmiş; umurunda mı dünya?
           Maaş ballı; lokmalar yağlı.

                      Din elden gitmiş; umurunda mı dünya?
                      Mevki, makam siyasetle bağlı.

           Mukaddeslere küfredenler azmış;
           Umurunda mı dünya?

                      Haksız saldırılarla Ata’ mız yaralanmış;
                      Umurunda mı dünya?

           Hak bildiklerimizin hepsi hırpalanmış;
           Umurunda mı dünya?

                      Makam arabası alınmasın; yaya kalmasın yeter.
                      Ziyafetler kısıtlanmasın; küpleri dolsun yeter.

           “Bir elinde cımbız, bir elinde ayna,
           Umurunda mı dünya?”

                      Saygılarımla... 17.11.2014 20:47
29
Karakterlerimiz / DOSTLUK
« Son İleti Gönderen: is Kasım 17, 2014, 08:30:47 ÖS »
DOST KİMDİR?
23.12.2008- 18:15

 
"Mutlak Dost" ile dost olmanın zevkini Allah(c.c.) her kuluna nasip etsin:
 
Dayandığında "Yıkılmayan Dost" O.
Darda kaldığında, "Darda Koymayan Dost" O.
Sıkıştığında, her konuda “Yardımcı Dost” O.
İsteyip aldığında, "Almadan Veren Dost" O.
Sormadan, "Cevaplayan Dost" O.
Hatâ yaptığında, "Hatâları Bağışlayan Dost" O.
Dostluk denemelerinde "Mutlak Dost" yine O.
 
         

Saygılarımla... 17.11.2014 20:33

30
Sosyal Yaşantıdan Kesitler / İNTERNETTE BİLGİ KİRLİLİĞİ
« Son İleti Gönderen: is Kasım 17, 2014, 05:54:48 ÖS »
İNTERNETTE BİLGİ KİRLİLİĞİ
23.09.2009


           Bilindiği üzere 20. Yüzyıl sonu ve 21. Yüzyıl başından itibaren yüzyılımız bilgisayar/ internet asrı olarak nitelendirilebilir. Zira insanlarımız, büyüğü ile, küçüğü ile internetten faydalanmaktadır. Bu faydalanma zararına da olabilir, kazancına da olabilir. Diyebiliriz. Kullanandan kullanana fark vardır elbette. Ancak genel anlamı ve kuruluş/ çıkış gayesi ile çok değerli hizmetler veren, dünyayı bir odadaymış gibi birleştirip tekleştiren bu teknolojinin insanlara faydasının olup olmadığını tartışmak abesle iştigaldir(meşgul olmadır). Zira faydaları, yaygınlaşmış kullanım kolaylıkları da dikkate alındığında, tek kelime ile sonsuza yakındır. Zira milyarlarca link ile karşınıza çıkan araştırma konuları ile, tüm insanlığa hizmette sınır tanımayan bir yapısı vardır. Elbette bu yapıyı kullananların faydalanma şekilleri önem arz eder. 

           Bu kirliliğin önüne geçmenin yolunun, devletin kocaman müesseseler kurduğu, adına “denetim kuruluşları” dediği kuruluşlarımızın, çalışmalarından geçeceği bilinmektedir. Ancak ne kadar başarılı olduğunu söyleyebiliriz. İşte burada durup düşünmemiz ve gerçek hayatta durumu tam anlamıyla izlememiz gerekir.

           İnternette bilgi kirliliğinin denetlenmesi, pratikte düşünülemez bile. Zira bir günde onlarca milyon kullanıcının, bir şeyler ilâve etmesinin denetlenmesini ileri sürmek bile, internetin ne olduğunu anlamamış kimselerin düşünceleri olarak kabul edilebilir. Bu nedenle internette mevcut sitelerin moderatörlerinin, üyelerinden gelen konularla ilgili düzenlemeler yapmaları, yanlış ve lüzumsuz yazılara yer vermemeleri gerekir. Bilgi süzgecinden, kaba şekilde de olsa, geçirilerek sitede yayınlanması sağlanırsa, faydalı hizmetlere yol açılmış olur.

           İnsanların bilgi kirliliğine sebep olacak lüzumsuz, lüzumsuz olduğu kadar da zararlı yazıların internete konulmaması, herkese düşen bir görev olsa gerektir. Hiç kimse, bir başkasının hürriyetinin sınırını aşma hakkına sâhip değildir. Bu nedenle herkesin “benim sitelere yazdığım yazıların, birilerine faydası olması gerekir” demeleri arzu edilir.

           İnternette kirliliği önlemenin yolu, % 90 itibariyle, herkesin şapkalarını önüne koyarak, “benim kimsenin hakkını çiğnemeye, başkalarının zamanlarını boş sözlerle geçirtmeye hakkım yoktur” diyerek; yazdıkları konuların herkesin işine yarar konular olmasına dikkat etmeleri gereklidir.

           Lütfen dikkatle bazı sitelere giriniz ve yazılan yorumları okuyunuz. Dişe dokunur, işe yarayacak, ya da birilerinin faydalanabileceği yazıların ne kadar olduğunu yazınız. Çeşitli sitelerde dolaşarak bu notları alınız. Neticede belli sayıda sitelerde yapılan araştırmaların sonunda, lüzumsuz yazılmış olan yazıların çoğunluğunun dudakları uçuklatacak kadar çok olduğunu, tespit edebileceksiniz. Böyle bir lüzumsuzluk insanlık camiasına revâ görülebilir mi? Asla revâ görülemez.

           Bir zamanlar ben bu araştırmayı şahsî olarak yaptım. Verilen yorumların içerisinde:

           -Doğru.
           -Katılıyorum.
           -Doğru mu söyledin?
           -Yazdıkların yanlış.

           Bu kadar boş, boş olduğu kadar lüzumsuz bir yorum olabilir mi? Tek kelime yorum değildir. Olsa olsa, zamanı bol insanın, can sıkıntısını gidermek için yazdığı tek kelimelik bir yorumdur ki:

           -Kardeşim doğru ise neden doğru?
           -Yanlış ise neden yanlış. Anlat ki faydalansınlar, yanlışları varsa düzeltsinler.
           -Bildiğin bir şeyler varsa, herkes bilerek faydalansın. Tek kelimelik yorumlar yaprak, herkesin zamanını neden çalıyorsun.       


           LÜTFEN!

           İNTERNETTE KİRLİLİĞE KATKIDA BULUNMAK ÜZERE, SİTELERE YAZILAR YAZMAYALIM. BAŞKALARININ HAKLARINI ÇİĞNEMEYELİM.

           BU İKAZI HERKESE YAYALIM Kİ, İNTERNETTE BİLGİ KİRLİLİĞİNİ ÖNLEMEYE KATKIMIZ OLSUN.   

           Saygılarımla... 17.11.2014 17:51   
Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10