Son İletiler

Sayfa: 1 ... 8 9 [10]
91
Şifalı Bitkiler / ŞİFALI BİTKİLERİN TARİHÇESİ(2)
« Son İleti Gönderen: is Ekim 02, 2011, 11:02:50 ÖÖ »
ŞİFALI BİTKİLERİN TARİHÇESİ(2)

           Hz. Lokman Hekim

           Lokman Hekim’ in şifalı bitkilerle ölüme bile çare bulduğu, ancak rivayete göre Tarsus köprüsünden geçerken; “Ölüme çare buldum” diye bağırması esnasında, sert esen rüzgarın, sayfayı koparıp köprüden nehire uçması ile, elinde kalan ve ölüme çare olduğunu ilan ettiği formülün bulunduğu sayfanın ilk sırasında, zeytinyağı ve sarımsağın olduğu rivayeti bilinmektedir.

           Veli veya Peygamber olarak anılır. Davud Aleyhisselam’ın zamanında, Arabistan'ın Umman tarafında yaşadı. Davud Aleyhisselam’la görüşüp ondan ilim öğrendi. Davud Aleyhisselam’a Peygamberlik bildirilmeden önce, müftü olan Lokman Hekim, Davud Aleyhisselam’a Peygamberlik bildirildikten sonra fetva vermeyi bıraktı. Davud Aleyhisselam’a ümmet oldu. Kendisine hikmet verildi. Eyyub Aleyhisselam’ın teyzesinin oğlu olduğu da rivayet edilmektedir. Fransız bilginlerinin, Calinos'un (Galen'in) bir adı da Lokman Hekim idi demeleri yanlıştır. Çünkü Lokman Hekim, Davud Aleyhisselam zamanında; Calinos (Galen) ise, ondan bin yıl kadar sonra yaşamıştır. Lokman ismi Kur'an-ı Kerim'de geçmekte olup, 31.sureye Lokman ismi verilmiştir. Bu surenin on ikinci ayetinde mealen; ''Biz Lokman'a hikmet verdik.'' buyrulmaktadır. Buradaki hikmet tabirinin; akıl, anlayış, ilim, ilimle amel etmek ve doğru karar vermek demek olduğu tefsir kitaplarında yazılıdır. Lokman Hekim tabiplerin piridir. Hikmetli sözleri ve oğluna verdiği nasihatler meşhurdur. Kur'an-ı Kerim'de Lokman Suresinin 3. Ayet-i Kerimesinde mealen; “Bir vakit Lokman oğluna öğüt vererek şöyle demişti: Yavrum! Allah'a ortak koşma, çünkü şirk çok büyük zulümdür.” buyrulmaktadır.
 
           Lokman Hekim'e sen bu hale nasıl geldin dediklerinde:

           “Doğru sözlü olmak, emaneti yerine getirmek, lüzumsuz söz ve işi terk etmekle.” Cevabını verdi. İnsanlar ondan nasihat istediler, o da şöyle nasihat etti:

           “Öncekilerin ve sonrakilerin ilimleriyle amel edilebilmesi için sekiz şeye dikkat etmek lazımdır:

           Dört zamanda dört şeyi korumak gerekir:
           1-) Namazda gönlü,
           2-) Halk arasında dili,
           3-) Yiyip içmede boğazı,
           4-) Bir kimsenin evine girince de gözü korumaktır. İki şeyi hatırdan hiçbir zaman çıkarmamalıdır.” Bunlar:

           Allah-ü Teala’nın büyüklüğü ve ölümdür. İki şeyi de tamamen unutmaya çalışmalıdır. Bunlar da:

           “Bir kimseye yapılan iyilik ile dost ve yakınlardan görülen kötülüktür.”

*-*-*-

           Ebu Reyhan el Biruni
 
           973'te Türkmenistan'da doğmuştur. Uzun süre Afganistan'da, daha sonra Gazneli Mahmut'un Hindistan'ı zapt etmesiyle Hindistan'da bulunmuştur. Çeşitli dallarda 100'den fazla eseri olan El Biruni, “Kitab us Saydala fit-Tıp” isimli kitabında 200 civarında bitkisel ilaçtan bahsetmektedir. Bu eserin el yazması bir nüshası Bursa'da Orhan Gazi Kütüphanesi'ndedir. El Biruni 1051'de Gazne'de vefat etmiştir.

*-*-*-

           İbn-i Sina

           Filozof, doktor ve diğer bazı müspet ilimlerde de söz sahibi, çok ünlü bir bilim adamıdır. Avrupa'da Avicenna ismi ile tanınmaktadır. 980'de Buhara'da doğmuştur. Babası Samani hükümdarlığında katip olan İbn-i Sina önce babasından, sonra devrin tanınmış alimlerinden olan Natıli'den, İsmail Zahid'den dersler almış, ayrıca mantık, tıp, tabiat, dini ilimlerden fıkıh, sarf, nahiv dallarında çalışmalar yapmıştır. Çok zeki olan ve öğrenme isteğiyle genç yaşta ün yapan İbn-i Sina, 17 yaşındayken, Buhara prensini tehlikeli bir hastalıktan kurtararak, sarayın zengin kütüphanesine girme şansını elde etmiştir. Bundan sonra Samanî Devleti'nin yıkılmasıyla, siyasî kargaşalar sebebiyle bir süre dolaşan İbn-i Sina, Ebu Muhammed Şirazi'nin desteğiyle Cürcan'da kalmış ve 100'e yakın eserinden biri olan “Tıp Kanunu” kitabını burada yazmıştır. İbn-i Sina 1037'de Hamedan'da vefat etmiştir. Tıp Kanunu kitabında 800 kadar bitkisel ve hayvansal ilaçtan bahsedilmiş, hazırlanış ve kullanış şekilleri açıklanmıştır. Bu kitap 1650'li yılara kadar tıpta standart referans kitabı olmuştur.

*-*-*-

           İbn-i Baytar
 
           1197'de İspanya'nın Malaga şehrinde doğmuş ve Şam'da vefat etmiş olan bir Arap hekimidir. Kendi ismiyle yazdığı tedavi hakkındaki “Baytarname” isimli eseri çok meşhurdur. Bu eserde 150'den fazla yazarın ismi geçmektedir. Bu eser sonraki İslâm alimleri tarafından temel başvuru kitabı olarak kullanılmıştır. İbn-i Baytar Anadolu'yu gezmiş olduğu için, buradaki tıbbi bitkilerden de bahsetmiştir. Bu sebeple de, Osmanlı tıbbına, büyük faydaları olmuştur.

*-*-*-

           Davud Al-Antaki(1541- 1599)

           16. Yüzyılda yetişmiş meşhur tıb alimidir. İsmi, Davud bin Ömer el-Antaki’dir. Antakya'da doğup(doğum tarihi belli değildir. Yazılanlar yaklaşık tarihlerdir.); 1599 (Hicri 1008) 'de Mekke-i Mükerreme’de vefat eden hekim ve alim bir kişidir. 1700 civarında ilaçtan bahseden Tezkere-i Davud isimli bir eseri mevcuttur.

           Bilim adamı, hekim ve şairdir. Doğuştan kör olduğundan Darir ve Akmah adları ile bilinir. Çok bilgili olduğu için de el-Basir (can gözüyle gören) adını almıştır. Çocukluğunda yakalandığı bir hastalıktan, Hatay’a gelen İranlı Bilgin Muhammed Şerif’in çabasıyla kurtuldu. Öğrenimini onun dersleriyle tamamladı. Mantık, Fizik, Yunanca öğrendikten sonra Antakya’dan ayrıldı. Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’ı gezdi. Mısır’da, zengin bilgi dağarcığındaki ilmi potansiyeli ve hastalıkları iyileştirme yeteneğiyle, kendini sevdirdi. 1599’da Mekke Şerifi Hasan Bin Numay onu Mekke’ye çağırdı. Bir yıl sonra burada öldü.

           Davud-i Antaki, ilimdeki başarılarını gerçek bir ilim atmosferinde yetişmesine borçludur. Özellikle babası onun ilim adamı olması için çok gayret sarf etti ve şefkatle üzerinde durdu. Önce Kur’an-ı Kerimi ezberledi. Mantık ve matematik ilmini ve Yunancayı öğrendi. İslam ve fen ilimlerinde de çalışarak, yetişti. Antakya’dan Kahire’ye gittiği zaman, birçok ilimde söz sahibiydi. Burada çalışmalara başlayarak, tabib ve eczacıların üstadı oldu. Şöhreti dört bir yana yayıldı. On altıncı asırda İslam aleminde onun derecesine ulaşan bir tabib ve eczacı görülmedi. Kendinden önceki tıb ve eczacılık alanındaki alimlerin çalışmalarına esaslı katkılarda bulundu.

           Davud-i Antaki, tıb ilmindeki başarıları sebebiyle “Hakim, mahir, ferid (biricik alim)” gibi lakaplarla anıldı. İlmi çalışmalarında tıbbi konulara daha çok ağırlık verdi ve gerçek bir tıp otoritesi oldu. İnsanlara, hastalıkların tedavi usullerini nezaketle izah eder, sıhhati muhafaza metodlarını öğretir ve pratik esaslarını telkin ederdi.
   
           El-Antaki, sadece tıp ve eczacılık alanındaki çalışmalarla yetinmeyerek, kimya, astronomi, fıkıh ve diğer ilimlerde de ince bilgilerin sahibi olmak için çalıştı. O, ilimleri sınıflandırıyor, tasniflerini yapıyor, konularını ve ana meselelerini belirtiyordu. Ömrünün son zamanlarında gözleri kör oldu.

           Tıb ilmi hakkında şöyle demektedir. “Bu ilme son derece kıymet vermek ve saygı duymak, ehline karşı mütevazi olmak gerekir. Yayılması için de çalışıp gayret göstermelidir. Fakat dikkat edilecek mühim bir husus vardır; o da bu ilmi, alçak, ahlaksız, sadece kendi menfaatini düşünen rezil kimselere kaptırmamaktır. Gayretsiz, himmet ve idealsiz kimseleri bu ilimden uzak tutmalıdır. Eğer buna dikkat edilmezse, hem ahlaksızlık ve yolsuzluklara yol açılmış, hem de nice hastaların ölümüne sebeb olunmuş olur.”
   
           Davud-i Antaki, Tezkiresi’nde eczacılık hakkında şöyle demektedir: “Asrımızdan önce yaşamış olan İslam alimleri, eczacılık ilminde de çok derinleşmişlerdi. İlaç yapılacak çok çeşitli madde tesbit etmişler, bunların tıbbi faydalarını araştırıp bularak ilaç yapma usullerini de belirlemişlerdi. Öyle ki, onların eserlerinin gayet muntazam, sistemli olduğunu açıkça görüyoruz. Sonradan gelenler, irfan yıldızlarından istifadeye ve o uçsuz ilim deryalarından birkaç yudum almaya çalışıyoruz.” Eczacılık sahasında otlardan, hayvanlardan ve kimyevi maddelerin her çeşidinden istifade ederek, bu alanda önemli tesbitlerde bulundu.
Davud-i Antaki birçok eser yazdı. Eserlerinden başlıcaları şunlardır:
   
           Tıp konusundaki eserlerinden:

           1-) Tezkireti Davud el-Antaki ya da Tezkiret-ül-Elbab vel-Camia lil-Ucub-il-Uccab: Tüm islam dünyasında ünlü bir eseridir. Mısır’da yedi kez basılmıştır. Davud-i Antaki, bu eserini bir giriş bölümü ile dört kısım ve netice bölümü şeklinde hazırladı. Giriş bölümünde ilimlerin ve mevzularının tasnifini yaptı. Birinci bölümde, tıbbın temel konularını; ikinci bölümde, eczacılık maddelerinin tesbiti ve izahı ile terkibini; üçüncü bölümde, belli başlı ilaçların hazırlanışını; dördüncü bölümde, hastalıkların tesbit ve teşhisiyle bunlara tatbik edilecek ilaçları ele aldı. Netice bölümünde de tıb ilmiyle ilgili bazı garip hadiselerle latife ve nükteler üzerinde durdu.

           2-) Risale fil-Fasdi vel-Hacamat: Kan aldırmak ve hacamat yaptırma yoluyla yapılan tedavi usullerine dair bir eserdir.

           3-) En-Nüzhet-ül Mübehhece fi Teşhis-il-Ezhan ve

           4-) Ta’dil-il-Emzice: Bu iki eser(3 ve 4), iç ve dış hastalıkların teşhis ve tedavi usuûlleriyle ilgili olup, ayrıca bütün bedeni ve bünyeyi saran hastalıklar ve tedavileri hakkında da bilgi vermektedir.

           5-) Elfiye fi’t-tıb,

           6-) Nüzhet-ül-Ezhan fi Islah-il-Ebdan: Bu eser bir giriş bölümü ile yedi kısım ve bir sonuç bölümünden meydana gelmektedir. Birinci bölümde, tabii hadiseler; ikinci bölümde, insan anatomisi; üçüncü bölümde, hastalıkların oluş sebepleri; dördüncü bölümde, insanın dış yapısının özellikleri; beşinci bölümde, sağlık konusunda tavsiyeler; altıncı bölümde, hastalıkların ayrıntıları; yedinci bölümde ise, bedeni hastalıklar anlatılmaktadır. (i)

           7-) Kifayet ül- Muhtac fi ilm ül-ilac,

           8-) Kitap ül- Behce ve’d- Dürret ül-Müntehabe fi ma sıhha min el- Edviyetül-Mücerrebe,

           9-) Tuhfet ül- Bekriye fi Ahkam ül- İstihman ül- Külliye ve’l- Cüziye öbür tıp kitaplarıdır.

           Mantık üzerine yazdığı eseri:

           10-)Gayet ül- Meram fi’l- Mantık ve’l- Kelam‘dır.

           Aşk üzerine yazdığı eseri ise:

           11-) Tezyin ül- Esvak bi-Tafsili Eşvak ül- Uşşak adlı eseri de aşk üzerinedir.

           Ayrıca felsefe, astronomi, geometri ve psikoloji konularında da eserleri vardır.

*-*-*-

           Al Gafiki

           Kordoba’da doğmuş ve İspanya'da vefat etmiştir. Devrinin en önemli eczacısıdır. Bitkisel ilaçları anlatan çok geniş bir eser kaleme almıştır.
   
*-*-*-

           Akşemseddin Hz.

           Osmanlılar, Anadolu'da yönetimi ele geçirdikten sonra, hem eski sağlık kurumlarını korumuş ve hem de yenilerini inşa etmişlerdir. Ayrıca Osmanlılar döneminde, hekimlik alanında ilerlemeler kaydedilmiştir. Fatih'in hocası Akşemseddin'in, tıbbi bitkilerle ilgilendiği ve hekimlik yaptığı bilinmektedir.

*-*-*-

           Geredeli İshak

           Osmanlılardan Geredeli İshak, “Müntehab-ı Şifayı Tıp” adlı bir eser yayınlamış ve bu eserinde yine tıbbi bitkilerden bahsetmiştir. (i)

           İstanbul'un fethinden sonra Fatih külliyesine ilk darüşşifa kurulmuş, ardından da Kanuni devrinde tıp medresesi geliştirilmiştir. Önceleri hekimler ilaçları yanlarında taşırken, daha sonra dükkanlardan satılması fikrinin benimsenmesi ile Aktar dükkanları çoğalmaya başlamıştır. Bundan sonra meydana gelen, eczacılık ve tıp konusundaki ilerlemelerden bazıları, kronolojik sıraya göre:

           -1802'de ilk eczane Taksim caddesi 49 numarada açılmışdı.
           -1839'da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane açıldı.
           -1872'de Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye ilk eczacı mezunlarını verdi.
           -1895'de Türkiye'nin ilk eczacısı, Ahmed Hamdi Bey, Zeyrek yokuşunda eczane açtı. 

           Botanik Bilgini, İsviçreli E.Boissier’ in, Anadolu’da bulunan bitkiler üzerine detaylı bilgiler bulunan eserleri mevcuttur. Anadolu’da şifalı bitkiler üzerine ilk araştırmalar, 19. yüzyılda Mektebi-i Tıbbiye-i Şahane adlı tıp mektebinde başlamıştır. Anadolu toprakları, 15.000’e yakın bitki çeşidini barındırmasıyla, dünyanın en zengin bitki varlığına sahip ülkelerin başında gelmektedir. Anadolu’da çok zengin bitki varlığı mevcuttur. Tarih boyunca gelip geçen tüm medeniyetler, bu zengin bitki varlığından faydalanmışlardır.

           Dünyada, “alternatif tıp” adı altında, birçok memlekette, çalışmalar hızlanarak devam etmekte, şifalı bitkilerle tedavi yöntemleri geliştirilmekte ve insanlığın hizmetine sunulmaktadır. Bu durum karşısında doktorlarımızın da, alternatif tıp konularında tecrübe kazanmak üzere kendilerini yetiştirme yönünde adım atmaları, ülkemiz ve şifa bekleyen insanlarımız açısından önem arz etmektedir. İlmi veriler esas alınarak ve laboratuarlarda yapılan ilmi araştırmalarla destekli, şifalı bitki formüllerinin, tıpta kullanımının yaygınlaştırılması, çoğu ülkede, ön plana çıkmaktadır. (s)

           İlaç endüstrisinin geliştirmiş olduğu ilaçların hemen hemen dörtte birinin, ana maddesi veya yardımcı etken maddelerinin bitkisel yönden izole edilebilir olması, konunun bilimsel olarak ele alındığının başlıca delillerinden biridir. Alternatif tıp adı altında, bitkisel tedavi yöntemlerinin yaygınlaşmasındaki başlıca sebep, sentetik kaynaklı etken maddelerin bazılarında, yan etkilerinin ilmen tespit edilmiş olmasıdır. Neticede de, binlerce yıldır kullanılan şifalı bitkilerin çok iyi tanınmasından ve ayrıca, özelliklerinin günümüzde bilimsel araştırmalarla ve laboratuar analizleri ile desteklenmesinden dolayı, kullanım alanları hızla artmaktadır. Sentetik ilaçların yan etkileri, kullanıldıktan sonra, zamanla ortaya çıkmakta ve vücuda onarılması imkansız bir takım zararlar vermektedir. Şifalı bitkilerin uzman kişilerce ve uygun dozlarda kullanılması durumunda, birden fazla iyileştirici özelliklerine karşılık, sentetik unsurların fazlası ile yan etkilerinin bulunması ve bu yan etkilerinin giderilebilmesi için de antibiyotikler ve vitaminler gibi, ilave bir takım ilaçların alınmasına da ihtiyaç duyulmaktadır. (is)

           Şifalı bitkilerin etken maddelerinin formülleri, (İstanbul Tıp Fakültesine bağlı olarak kurulan eczacılık okulunun öğretim programına, 1909 yılında, bitkisel ilaçları öğretmek amacıyla, “Farmakognozi” ismi altında bir ders konulmuştur.) farmakognozi ana bilim dalının ders kitapları içerisine girmeye devam etmektedir. Ülkemizde de, çok fazla şifalı bitki satan işyerleri açılmaktadır. Şifalı bitkilere rağbet artmaktadır. Zira hastalıklar artmakta, çaresiz insanlar, buldukları her fırsatı değerlendirmek durumunda kalmaktadırlar. Bütün bu gelişmelere paralel olarak, Sağlık Bakanlığımız bu konulara el atarak, şifalı bitkiler konusunda tecrübe sahibi bir Profesörümüzün ifade ettiği gibi, “Sağlık Bakanlığı bünyesinde alternatif tıp kurullarının oluşturulması” olgusunu geciktirmemelidir. Daha fazla savsaklandığında, bu konuda geç kalmış olacağımızın bilincine mutlaka varılmalıdır. Bu konuda uzmanlaşacak tıp doktorlarımızın oluşturacakları kurullarımızın, bir an önce kurulması, zaruret haline gelmiştir. Vakit geçmektedir. Daha fazla geç kalınmamalıdır. Önümüzdeki bir iki yıl içerisinde çalışmaların hızlandırılmasını, bu konulara daha fazla önem verilmesini, alternatif tıp ile ilgili konularda daha fazla ödenek ayrılmasını temenni etmekteyiz.

           Saygılarımla... 02.09.2011
92
Şifalı Bitkiler / ŞİFALI BİTKİLERİN TARİHÇESİ(1)
« Son İleti Gönderen: is Ekim 02, 2011, 10:59:31 ÖÖ »
ŞİFALI BİTKİLERİN TARİHÇESİ(1)

           “Şifalı bitkilerin tarihi, insanlığın yaratılışından itibaren başlar” ifadesinin doğruluğunu sanırım herkes kabul eder. Zira ilk insanlar da yeme, içme ihtiyacında olduklarından; var oluşlarından beri çevrelerinde, et ve bitki kaynaklarının bulunması kaçınılmazdır. Bu bitkilerin, o zamanlar, tecessüsle/ merak sebebi ile de olsa, yenilmeleri söz konusu idi.

           Şifalı bitkilerin kullanılmalarının tarihini, M.Ö. 3000 yıllarına hasretmek, ne derece kuvvetli delillere dayandırılır bilinmemekle birlikte, bazı kaynaklar, şifalı bitkilerin kullanımlarını tarihle sınırlamak gibi bir hataya düşmektedirler. Bu doğru bir mantık olamaz. Zira insanlığın başlangıcının, bitkilerin ve hayvanların varlığından sonra olduğunu ve şifalı bitki kullanımlarının da insanlığın tarihi ile başladığını söylemek ise, yanlış olmayacaktır. Öncelikle insanlığın başlangıcı konusunda, elimizde ne gibi bilgiler var, bunlara bir bakalım. İnsanlık tarihinin gelişimini, Darvincilerin iddia ettikleri şekliyle, maymunlardan başlatıldığı teorisine göre, aşağıda sırasıyla görelim:

           İnsanlık tarihi, 15 milyon yıl önce primatlar’dan başlamakta;

           Yaklaşık 2 milyon yıl öncesinde Doğu Afrika’daki savanlarda yaşamış olan Homo habilis’ in en eski insan türü sayıldığı kabul edilmekte;

           Yaklaşık 1 milyon yıl önce Cava Adası’nda, Asya’da ve Akdeniz bölgesinde Homo erectus’un ortaya çıktığı ifade edilmekte;

           Günümüzden yaklaşık 100 bin yıl önce Homo sapiens’in görüldüğü söylenmekte ve

           Yaklaşık 50 bin yıl önce Homo sapiens’ in bir alt türü olan bugünkü insan’ın geliştiği sanılmaktadır.

           Elbette bu tespitler, yaklaşık olarak, sanılmakta, ifade edilmekte ve söylenmekte gibi kesinlik ifade etmeyen kelimelerle ortaya konulmaktadır. Bu tarihlerin tespitlerinde, Darwin’ci teorinin izleri vardır ve verilen bilgiler, elde mevcut fosillere dayandırılmaktadır. Eldeki fosillerin farkları da, verilen bu tarihlerin tespitlerinde rol oynamış olabilir. Ancak modern ilmin ışığında, genetik ilminin getirdiği verilere dayandırıldığında, Darwin’ci teorilerin değişikliğe uğradığı, artık bilinen bir ilmi gerçektir. Birçok ilim adamları da insanlığın başlangıcı konusunda, önceden ortaya konulan teorilerin yanıltıcı/ yanlış yönlerini, şimdiki modern ilmin ışığında tartışmaktadırlar. İlmin geldiği son noktada, bu verilerin yanılgıları, toplanan delillerin hataları, bir kısım ilim adamlarınca ispatlanmak suretiyle, maymunlardan geliş çürütülmüştür. Her ne kadar Darvinci ilim adamlarının ileri sürdükleri deliller, hataları büyük ölçüde taşısa da, bir kısım ilim adamları, tüm aksi tezlere rağmen, maymundan gelişe sarılıp, aksini söylememek için ayak diremekte ve insanların atası olarak maymunları göstermektedirler. 15 milyon yıl öncesinden başkalaşımla bugünkü insan görüntüsüne gelen insanlık tarihinin hiçbir safhasında ve bugün dahi insanlarla maymunlar arasında benzerliklerden ileri gelen bir kaynaşma söz konusu edilememektedir. Ormanda bir maymun, insan gibi ayağa kalkıp, “sıraya geçin” ben sizin atanızım dememiştir. Milyon yıllar sonrada demeyecektir. Nedeni çok mantıklı bir şekilde herkesin zihninde canlanmıştır sanırım. (is)

           Yaradılışa inanan ilim adamlarının ellerinde mevcut en sağlam delillerden biri olan Kur’an-ı Kerim’in, Mü’min Suresinin 57. Ayet-i Kerimesinde, aynen: 

           “Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bilmezler.” denilmektedir. Kainatın yaratılmasının ardından nebatat’ın ve hayvanat’ın, daha sonra da insanların yaratıldığını ifade etmek, doğru bir mantık olur. Zira bitkisiz ve hayvansız bir dünya’da insanların yaşaması söz konusu olamazdı. (is)

           Eski medeniyetlerde şifalı bitkilerin ve baharatların, çeşitli özellikleri sebebiyle, değişik amaçlarla kullanıldıkları bilinmektedir. Bu konuda çeşitli yorumlar yapılsa da en mantıklısı, deneme yanılmalarla insanlar şifalı bitkilerin özelliklerini asırlar boyu öğrenme durumunda kalmışlardır. Birçok acı denemelerle, bitkileri faydalı ve zehirli diye iki bölüme ayırabilmişlerdir. Bu kolay olmamıştır. Birçok insanın bu uğurda canlarından olduklarını söylemek, sanırım yanlış olmaz . Bu basit bir mantıkla ortaya konulabilecek varsayımlardandır. İlk insanların, hayvanlara tuzak kurulmasında ya da ok zehirinde kullanmak suretiyle, bitkilerden faydalanmaya başladıkları bilinmektedir. Böylece yiyecek ihtiyaçlarını karşılayabilmişlerdir. Tedavi amaçlı kullanımlar daha sonraki tarihlerde gündeme gelmiştir.

           Bitkilerle tedavi en eski iyileştirme metotlarındandır. İlk yazılı eserlerde de bitkilerin hastalıkları iyileştirmede kullanıldığına dair ipuçları bulunmaktadır.

           Bu tespitlerden sonra, şifalı bitkilerin kullanımlarının tarihi gelişimine bir göz atalım.

           Şifalı bitkilerin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanların şifalı bitkilerin varlığı ile tanışmaları, insanların var oluşları ile birlikte başlamıştır diyebiliriz. Bu tanışma ile başlayan şifalı bitkilerle tedavi yöntemleri, günümüze kadar süre gelmiştir ve süre gidecektir. Tıp ilminin bulunmadığı zamanlarda bile, şifalı bitkilerle tedavi yapan insanlar hep olmuştur. Günümüzde dahi, bu yöntemler kullanılmaktadır ve ileri tarihlerde de kullanılacaktır. Zira dünyada tıp ilminin ulaşamadığı daha pek çok ülke ve bölgelerde, yirmi birinci asra girdiğimiz bu günlerde bile, şifalı bitkilerle tedavilere devam edilmektedir. (is)

           M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da devlet kuran Sümerler, Akadlar ve Asurlulara ait medeniyetlerde hastalıkların, rahipler tarafından sihir/ büyü/ bitkisel ya da hayvansal ilaçlarla tedavi edildiği, Ninova’da bulunan tabletlerden öğrenilmektedir. Bu tedavi şekillerinin genelinde, şifalı bitkilerle yapılan ilaçlar bulunmaktadır.

           Hititler, M. Ö. 2000 yıllarında Orta Anadolu’ya yerleşerek bir uygarlık kurmuşlardır. Anadolu ve Mezopotamya'da kurulmuş olan Hitit medeniyeti hakkındaki bilgiler ise, Hitit devletinin baş şehri olan, Boğazköy’de( Hattuşaş) bulunan, Hitit tabletlerine dayanmaktadır. Bu tabletlere göre Hititler, hastalığı, Tanrı’nın insanlara gönderdiği ceza olarak gördüklerinden; şifalı bitkiler yanında, büyü/ sihir’e de başvurdukları bildirilmektedir.

           Hititler döneminde, Anadolu’da yetiştirilen çörek otu, haşhaş, mazı, safran, gibi bir kısım şifalı bitkilerin kullanıldığını, günümüze kadar bizlere intikal eden bilgi ve belgelerden öğreniyoruz. Şifalı bitkilerle tedavi yöntemleri daha çok Türk, Çin, Hint ve Mısır medeniyetlerinden, diğer ülkelere yayılarak kullanılmaya başlanmıştır. Kutsal kitapların birçok yerinde ve Kur’an- ı Kerim’de geçen birçok bitki, meyve, sebze ve baharat isimleri zikredilmektedir. Bu bitkilerin faydaları, şifalı oluşlarının delilleri olarak kabul görmektedir.
 
           Mezopotamya tababetinde  kayıtlı reçetelerde, adamotu, alıç, arpa, badem, banotu, buğday, defne, dişotu, hardal, haşhaş, üzüm v.s. bitkiler yer almaktadır. Reçetelerde birçok bitkisel ilaç bir arada kullanılmaktadır. Bu reçetelerde, az da olsa, madensel maddelere de rastlanmaktadır. Hitit tabletlerinde yazılı reçeteler, “böylece hasta iyi olacaktır“ cümlesi ile tamamlanmaktadır.

           Mezopotamya uygarlığına paralel olarak, bu dönemde, Çin ve Hindistan'da da tedavide kullanılan bitkisel ilaçlarda gelişmeler kaydedilmiştir. Hintli bir yazar olan Rig Veda, M.Ö. 2500'lü yıllarda, 1000 şifalı bitki içeren bir eseri kaleme almıştır.

           Eski Mısır uygarlığı tıbbına ait bilgilerimizin temeli ise, M. Ö. 1550 yıllarında yazıldığı tahmin edilen ve Teb şehrinde, bir mumyanın bacakları arasında bulunan, Eber papirüslerine bağlıdır. Yaklaşık 700 Adet bitkisel ve madensel ilaçdan bahsedilen belgelerde, bu ilaçların ve reçetelerin hastalıklarda, ayinlerde ve mumyalamada kullanıldıkları bilinmektedir. Bu papirüslerde en sık adı geçen bitkiler:

           Acımarul, adasoğanı, ardıç, banotu, centiyane, çiğdem, hardal, hintyağı, incir, keten, kişniş, nar kabuğu, safran, sarımsak, soğan, tarçın ve üzümdür. Firavun mezarları olan piramitlerin, inşası esnasında çalışan işçileri mikrobik hastalıklardan korumak için, soğan ve sarımsak verilmesi dikkat çekicidir. Bu uygulamadan, M.Ö. yaklaşık 3000 yıllarında, sarımsak ve soğanın mikroplara karşı tesirlerinin bilindiğinin hükmünü çıkarmak, doğru bir mantık olsa gerektir. (is)   

           Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinden etkilenerek oluşan, Yunan medeniyetinde, tedavi ve bitkisel ilaçlar hakkında çok önemli kitaplar yazılmış ve bu eserler senelerce Avrupa ve özellikle İslâm tıbbına temel teşkil etmiştir. Bu dönemde, M.Ö. 1250'li yıllarda, Eskülap efsanevi bir hekim olmuş, iki kız kardeşi Hygeia ve Panacea'nın da yardımları ile bitkisel tedaviyi hastalarına uygulamıştır.

           Hipokrat İstanköy/ İstanbul doğumludur. Tıp bilgilerini, felsefeden ayırıp ilmi esaslara bağlaması ile öne çıkmaktadır. Bugün hâlâ tıp fakültelerinde mezuniyet törenleri sırasında, tıp fakültesi mezunları, Hipokrat Yemini ile diploma almaktadırlar. Tıpla ilgili 150 kadar eseri bulunan Hipokrat, bu eserlerinde, 400 civarında bitkisel ilaçtan bahsetmektedir. Yine bu çağlarda da şifalı bitkilerin, insanlarda yapmış olduğu etkileri, büyü ile ilişkilendirmek o zamanki adetlerdendir.
 
           Ortaçağ İngiltere'sinde manastırların bahçelerinde, tıbbi şifalı bitkiler yetiştirilirdi. Bu bitkiler arasında Ortadoğu'dan getirilen şifalı bitkiler de vardı.

           Roma ve Bizans uygarlıkları döneminde, hastalıkları iyileştirmeye, pek gayret edilmediği görülür. Bunun sebebinin de, Tanrı’nın işine karışmamak felsefesi olduğu düşünülmektedir. Buna göre Romalılar hastalığın Tanrı’lar tarafından insanlara ceza olarak verildiği kanaatindeydiler. Buna rağmen, Bizans döneminde, Dioscorides ve Galen isimli iki ünlü hekim yetişmiştir.

           Neron ve Vespasien'in ordularında, hekim olarak görev alan Dioscorides, Anadolu ve Doğu ülkelerini gezmiş; tıbbi bitkilerle ilgilenmiş ve elde ettiği bilgileri “İlaçlar Bilgisi” isimli eserinde yayınlamıştır. Bu önemli kitap, ondan sonraki 150 sene, tedavi alanında temel eser olarak kullanılmıştır. Buradan, Anadolu ve Doğu ülkelerinde şifalı bitkilerle ilgili olan kimselerin varlığı anlaşılmaktadır. Dioscorides’in topladığı bilgilerin, “İlaçlar Bilgisi” kitabını yazabilecek seviyede bol olduğunu göstermektedir. Eserin aslı elde mevcut olmayıp, en eski kopyası Viyana’da Avusturya Milli Kitaplığı'nda muhafaza edilmektedir. Bu kitabın M. S. 312’de Bizans imparatoru Anicius'un, kızı prenses Juliana'ya hazırlandığı bilinmektedir.

           Romanın diğer meşhur hekimi Galen ise, tedavi hakkında 50 kadar kitap yazmıştır. O dönemde “hekimlerin imparatoru” ünvanını kazandığı iddia edilmektedir.

           Bu zamandan, İslâm uygarlığı'na kadar geçen süre, tıp için karanlık bir çağ olarak kabul edilir. Bu dönemde bitkilerle tedavi bilgileri manastırlara düşmüş, eldeki eserler rahipler tarafından kopya edilerek saklanmışlardır.

           İslâm medeniyeti döneminde İslâm hekimleri, temelde Yunan ve Hint tıplarının bilgilerinden faydalanmış ve özellikle bitkilerle tedaviye çok önem vermişlerdir. Hem çeviriler yaparak, eski bilgileri yenilemiş ve hem de kendi buluşlarıyla, çağın tıbbına önemli hizmetler vermişlerdir.  Şimdi ünlü İslâm hekimlerinden birkaçı hakkında kısaca bilgi verelim.   

           Peygamber Efendimiz (sav), ağız temizliğine ve diş bakımına da çok önem vermişlerdir. Bundan 1400 sene öncesinde, ağız temizliğine dikkatleri çekmiş ve “sofranın bereketi, yemekten önce ve sonra el yıkamakla hasıl olur” Hadis-i Şerifiyle, sağlık için temizliğin şart olduğuna işaret etmiştir. Bu gaye uygun yaşantısında, devamlı olarak misvakla dişlerini fırçalamışlar, ümmetine bu konuda tavsiyelerde bulunmuşlardır. Misvak Arabistan yarımadasında yetişen "erak" ağacının kökleridir. Lifli yapısı sebebiyle, ıslatılıp ezilerek fırça gibi kullanılır bir hale getirilir. Hem mekanik hem de yapısında bulunan mikrop kırıcı özelliği olan maddeler vasıtası ile, ağızda temizliği sağlayan, ayrıca birçok faydaları olan bir özellik taşımaktadır.

           Türk ve İslâm tarihinde Lokman Hekim, İbn- i Sina, İbn- i Baytar, Ebu Reyhan el Biruni, Davud-u Antaki, Al Gafiki gibi ünlü hekimlerin, Anadolu’da yetişen şifalı bitkiler hakkında çeşitli eserleri mevcuttur.
93
Şifalı Bitkiler / ŞİFALI BİTKİ NEDİR?
« Son İleti Gönderen: is Ekim 02, 2011, 10:58:01 ÖÖ »
ŞİFALI BİTKİ NEDİR?

           Şifalı bitkiler, insanlar için faydalı maddeler ihtiva ettiğine inanılan, zaman zaman da ciddi laboratuarlarda araştırmaları yapılarak; kullanımlarında, etken maddelerinin tesirleriyle, belli kullanım kuralları göz önüne alınmak suretiyle, faydalı olan bitkilerdir.

           Bu şifalı bitkilerin, binlerce yıldır geleneksel kullanımları neticesi, ülke kültürlerine ya da bölgelere bağlı olarak gelişme göstermesi kaçınılmazdır. Tabiatta bulunan şifalı bitki ile tedavi usullerinden, bilhassa eski medeniyetlerde(Orta Asya, Hindistan, Çin v.b.), doğrudan faydalanma yönüne giden insanlar hep olmuş; bundan sonra da olacaktır.
   
           Bu medeniyetlerin öne çıkmaları yanında, her ülkede, göze görünmese de, bitkilerle şifa arama asırlardır(Binlerce yıldır da diyebiliriz.) süregelmektedir. Zira o dönemlerde ilmi ve teknolojik gelişmeler yapılmamışken de, hastalıklar hep vardı. İnsanlar da, bu hastalıklar karşısında, tedavi edecek birilerini hep aradılar.

           Düşüncede geçmişe dönünüz lütfen! Hastalıktan muzdarip hale geldiğinizi düşününüz. O yokluklar içerisinde sizin hastalığınıza kim çare bulacaktır? Sizi kim iyileştirecektir. Rahatsızlıkları sebebi ile kıvranan insanları kim rahata erdirecektir. Izdıraplarına kim son verecektir. O zamanlar revaçta olan, her dediğine Tanrı sözü gibi inanılan; hatta çoğu toplumlarda hastalıkları iyi ettiğine inanıldığı için, Tanrı gözü ile bakılan şifacılar, şamanlar ya da büyücüler, mevcut hastalıklara müdahale edebilen kimseler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Nitekim gerçek hayatta da öyle olmuştur. Bu insanlar asırlar boyu hastalara şifa dağıtmışlardır. Izdıraplarını dindirmişlerdir. Ağrı çeken bir insanın başında çaresizce bekleyen yakını olarak düşününüz kendinizi. Nasıl bir huzursuzluk kaynağı olduğunu tahmin edebiliyor musunuz?

           Bu ifadelerden sonra, aklımızdan çıkmaması gereken husus, hastalıkları iyi ettiklerine inanılan bu insanların, bütün hastalıkları iyileştirdiği manasının çıkamayacağıdır. Bu hususu belirtmemiz zorunluluktur diye düşünüyorum. Zira bu konuda, iyileştirdi ifadesi kullanıldığı anda, çoğu kimse, bu ifadenin yanlışlığını düşünmekte; “acaba” demek suretiyle tedbirli yaklaşmakta, hatta yanlış yapıldı kanaatine kapılıp saldırıya geçebilmektedirler. Doğrudur. Zira o ilkel şartlarda mikroorganizmalar yine vardı. Bunun yanında, steril çalışma şartları diye bir mefhum da yoktu. Belki biraz ileri zamanlarda alkol gibi dezenfektan maddelerle dezenfeksiyon işlemi gündeme geldi. Ancak bu asırlar sonra ve ilmi gelişmeler sonucu oluşan düşüncelerden ileri gelen, bir dezenfeksiyon işlemiydi. Teknolojik ve ilmi gelişmelerin sonunda gerçekleşmişti.

           Mikroorganizma faaliyetlerinin ne olduğunu zihninizde canlandırabildiğinizde, o şartlarda hastalıkların nasıl iyileştiğini düşündüğünüzde, işlerin o kadar da kolay olmadığını; eski çağlarda şifa bulmanın her zaman mutlak olmadığını bulabiliriz. Bu ifadelerden, o zamanlar iyileştirilen/ şifa buldurulan hastaların az olduğu anlamı da çıkarılmamalıdır. Zira böyle bir düşünce de, ilmin ışığında düşünüldüğünde, yanlış olacaktır. Sebebi ise, herkesin bildiği, şifalı bitkilerde bulunan ve ilmin tamamen yapısını belirleyebildiği, ismen sabit olan, etken maddelerinin tamamına yakın çoğunluğunun ilaçların terkiplerine formülleri ile girdiği gerçeği çerçevesinde düşünülmelidir. Daha ileri giderek; artık eczacılık fakültelerinde “farmakognozi bölümleri” nin açıldığını söylememiz çoğu yanlış düşünceleri kıracak ve şifalı bitkilerin artık “kocakarı ilacı” ifadeleriyle "tu kaka!" edilmelerini engelleyecektir.
   
           Evet! Bir zamanlar kocakarı ilaçları yapılmıştır. Kimse inkar edemez. Zira bilgisiz, görgüsüz kimseler, geçim kaynağı olması sebebi ile, bu yönde hastalıklara şifa bulduran şifacılar gibi ortaya çıkmışlardır. Ancak gerçekten yüzyılların birikimlerini dededen torunlara naklederek; şifalı bitkilerle tedavi metotlarını bilen insanların gayretlerini de inkar etmek, hiçbir kimsenin veya hiçbir ilim adamının hakkı olmaması gerekir.

           Teknolojinin geliştiği, laboratuarların çok hassas tayinleri, araştırmaları yapabilir hale geldiği bu günlerde, şifalı bitkiler ile tedavi usulleri, “alternatif tıp” tabiri ile de insanlara şifa dağıtma yönünde ileri çıkan metotlardandır. Hastalıklara çare bulan teknoloji destekli formüller bu günlerde hız kazanmaktadır. Yine bu günlerde revaçta olan, koruyucu hekimlik çerçevesinde, insanların hastalanmadan, şifalı bitkilerle immün sistemlerinin kuvvetlendirilmesi, hastalıklara karşı organizmamızın güç kazanması neticesi hastalıklardan korunulması; bilhassa ileri ülkelerde revaç bulmakta, bu yönde kurulan tesislerle, şifalı bitkilerin steril şartlarda ambalajlanıp ülke insanlarının sağlıklı yaşamaları yönünde çalışmalar hızlanmaktadır.     

           Şifalı bitkilerin etken maddelerinin varlıkları ve ne oldukları, modern, teknolojik ve ilmi araştırmalar çerçevesinde, doğrulanmak zorundadır. Binlerce yıldır insanlar, modern çağın gerekleri olan teknolojik gelişmelerin olmadığı zamanlarda da, bu şifalı bitkilerle tedavilerini sürdürmüşlerdir. Ne kadar geçerli olduklarını ilim adamları tartışadursun; bizler bu konuları araştıran araştırmacılar olarak, gerçek hayatta, tatbik edilen şifalı bitki tedavi yöntemleri olarak öne sürülen tavsiyeleri, aksini ispat etmedikçe; inkar yönüne gidemeyiz. Şifalı bitkiler konusu gündeme geldiğinde bir kısım ilim adamlarımız, doğrudan doğruya inkarcılığa kalkışıyorlar ki; bu ne bilim adamlığına yakışır; ne de ilmi çalışmaların tabiatına yakışır. Bir Profesör hocamız ne diyor kulak verelim:

           -Sağlık Bakanlığı bünyesinde “ALTERNATİF TIP KURULLARI” oluşturmamız gereklidir.

           Evet! İşte size gerçek bir bilim adamının bilimselliğe yakışan sözleri. Bilim adamı bu olmalıdır. Körü körüne, doğrudan inkar hiçbir zaman bilimle bağdaşmaz. Sağlık Bakanlığı bünyesinde oluşturulacak kurulların yapısında, bu işe gönül vermiş; gerçekten şifalı bitkilerin etken maddelerinin de tedavi edici materyaller olabileceğine inanan bilim adamlarımız; laboratuarlarla destekli bu kurulların çalışmalarında görev almaları kaçınılmazdır. Zira insanlığın, sentetik maddeler kullanımından, tabii maddeler kullanımı ile tedaviye geçmesinin zamanı gelmiştir. İlmi araştırmalar da bu ifadeleri desteklemektedir. (i)

           Diyelim ki, eski zamanlarda uygulanan, şifalı bitki formüllerinin hiçbiri doğru değil. Hepsi fasa fiso’dan ibarettir. Tamam. O zaman, siz bilim adamları da bu şifalı bitki formüllerinin yanlışlığını, ilmi veriler ve laboratuar araştırma raporları ile ortaya koyunuz ki; hiç kimse bu tür yanlış formüller peşinde şifa aramasın. Nitekim, şifalı bitkilerle yapılan tedavi usullerinden bazılarının şifa değil, insan bünyesine zarar verdiği, ilmi araştırmalar çerçevesinde ispatlanmış; kullanımlarındaki doz aşımları v.s. hataların bünyede ne gibi zararlanmalara yol açtığı, ilmi araştırmalar sonucu bulunmuştur. Olması gereken, gerçek araştırmacı bilim adamlarımızdan beklenilen de bu araştırmaları yapmaları ve insanlarımızı yapılan hatalı kullanımlara karşı uyarmalarıdır. Şifalı bitkilerin şifasına inanmayan bilim adamlarımıza buradan seslenmiş olalım ki:

           -Sizler bu şifalı bitkilerin “hastalıklara karşı tesirlidir” denilen formüllerinin araştırmasını yaparak; yanlışlarını ortaya koymak suretiyle, tüm insanlığa hizmet etmiş olacağınızın bilinci içerisinde hareket ediniz. Ama lütfen! şifa bekleyen, milyonlarca, bugün ki şartlarda, “devası yok” denilen hastalıklardan muzdarip insanların(belki de) iyileşebilecek olanlarının, önünü kesmek üzere, daha ilk ağzınızı açtığınızda, inkar etme durumuna düşmeyiniz. Araştırınız. Yanlışları ve doğruları tespit ettikten sonra; bu ilmi verilere dayanarak, karşı çıkınız. Yapılan yanlışların tespiti yolu ile insanlığa yapılabilecek en büyük iyiliği yapmış olunuz. O zaman yolunuz açık olsun. İnsanlığa hizmet etmenin hazzı ile ve gururla yolunuza devam ediniz.

           Bir hususu özellikle belirtmek isterim. Tabii, eğrisi ve doğrusu ile bu düşünce,benim görüşümdür. Eksiği/ fazlası olabilir. Ancak doğru bir görüş olduğuna çoğu okuyanımız da katılacaktır.

           İnsanların tamamının sosyal güvence altına alınarak; hastalıklarının devlet tarafından ücretsiz yapılmaya başlanması ile, şifalı bitkilerle tedavi usullerine başvuranların sayıları her geçen gün azalacaktır.
 
           Hiç unutmam, bir tek araştırma yapmadığı halde, kanser konusunda hüküm veren görevlileri ya da satış yapabilmek için, köklü bir tecrübesi olmadan, ya da şifalı bitkiler konusunda birikimi olmadan, herkese her şeyi tavsiye eden aktarları hatırlıyorum da, insanların sıhhatlerinin kimlere kaldığını esefle seyrediyorum. Tabii bu konularda biraz da devlet hastanelerinde, devlet dairelerinde çalışanların, “ne olur ne olmaz” düşüncelerinin tesiri vardır. Zira hiç fikir ileri sürmediğinizde ne olduğunuz anlaşılmaz. Hata da yapmamış olursunuz. Kimse size “hata yaptı” diyemez. Çünkü ortada hata yapacak bir fikir yoktur. Doğru tabirle, “fikir ileri sürmezseniz yanlış da yapmazsınız.” düşüncesi ile susanlar; ya da doğrudan inkar sureti ile, “ileri de yanlışım çıkarsa zor duruma düşerim” fikrini benimseyenlerin, bu sebeple doğrudan inkarı seçmeleri ve şifalı bitkilerin şifa unsuru olduklarını inkar durumuna düşmeleri kaçınılmazdır. Bu belirtilen iki grubunda üstesinden gelecek olanlar ilim adamlarımızdır. İşlerinde kolaylıklar ve başarılar dileklerimizle. (s)

           Şifalı bitkiler uluorta tavsiye edilmemelidir. Bir örnekle açıklamam gerekirse:

           Deve çökerten bitkisinin kalp damarlarını açtığını, daha doğrusu, damarları tıkayan yağları erittiğini ifade ile tavsiye edenlerin tavsiyesine uyarak, yıl boyu sabah, öğle, akşam bardak bardak deve çökerten suyu içen bir kimsenin, karaciğer harabiyetinden “sizlere ömür” sözüne muhatap olmaması mümkün değildir. Örneği de anlatılmaktadır. Zira deve çökerten bitkisinin etken maddesi, kan yoluyla tüm vücutta dolaşmakta; aşırı yükleme sonucu da bu etken madde vücuttan atılma fırsatı bulamamaktadır. Tesirini kalp damarlarında ki tıkanıklığı giderme yönünde gösterdiği gibi;  lipid yapısında olan karaciğerin de harabiyetine sebep olması da, gerçek olarak karşımızda durmaktadır. İlaçları alırken “doz” diye bir ifade tüm ilaç tarifelerinde mevcuttur. Şifalı bitkilerde de bu ifade geçerlidir. Doz aşımı yarar değil, zarar verecektir. Bu sonuç uluorta kullanımlarda kaçınılmazdır. Öyle ise siz sayın sitemiz ziyaretçilerine tavsiyemiz:
   
           LÜTFEN! İLMİ ARAŞTIRMALARLA DESTEKLENMEYEN ŞİFALI BİTKİ FORMÜLLERİNİ(ULUORTA SATIŞ PEŞİNDE KOŞAN VE BU KONULARDA BİLGİ BİRİKİMİ OLMAYANLARDAN ALDIĞINIZ, HASTALIKLARA İYİ GELDİĞİ İFADE EDİLEN, BİTKİ FORMÜLLERİNİ) KULLANARAK ŞİFA ARAMAYA KALKIŞMAYINIZ.

           İlmi gelişmelerle ortaya konulan, laboratuar teknik donanımları ve ilmi metotları, bilim adamlarının bu şifalı bitkilerin terkiplerini belirlemesine ve sağlıklı bir şekilde, etken maddelerinin tespitine imkan vermiştir. Araştırmalar, hangi bitkilerin hangi miktarlarda kullanılması, ya da hangi usullerle hastaya verilmesi gerektiğine ilişkin ipuçları vererek; her şifalı bitkinin emniyetlice kullanılmasına sebep olmuştur. Bu fikrimi belirttikten sonra, yeterli araştırmaların henüz tamamlanmadığına olan kanaatimi belirtmek isterim. Bilhassa ülkemizde bu araştırmaların yeterli ödeneklerinin bulamadığı kanaatindeyim. (i)

           Piyasada satılan şifalı bitkilerin büyük çoğunlukla kazanç kaygısı ile paketlendiğini görmekteyiz. Ancak, öyle firmalar mevcut ki, verdikleri bitkilerin temizliklerinden emin olabileceğimizi, şifalı bitkilerin görüntülerinden anlayabilmekteyiz. Şifalı bitkilerin alımlarında iyi ile kötü paketlenmişi nasıl anlayabileceğimiz konusunda söyleyebileceklerimiz şunlardır:

           Şifalı bitki satıcısında gördüğünüz bir bitki ambalajında, gözle muayenenin çok büyük rolü vardır. Genel olarak alınan ürünlerin yaprak mı, çiçek mi, dal ya da kabuklar mı, olduklarının bilinci ile alım yapmanızda büyük fayda vardır. Etken maddesi yaprağında olan bir şifalı bitkinin ambalajına baktığınızda, dalların çoğunlukta olduğunu görürseniz, derhal o paketi bırakmanızda fayda vardır. Bazı paketleri alıp baktığınızda ise, (bilhassa paketin alt kısmını kontrol ediniz.) dipte toplanmış olan bir o kadar toz kütlesi, temiz toplanmamış bitkilerin görüntüsünü verebilecektir. Bu nedenle çok fazla tozlu paketleri kesinlikle almayınız. Temiz toplanmış bitki paketlerinde, tabana inmiş çok fazla toz bulamazsınız. Bunu yaşadığım için yazıyorum. Bir dost aktar’dan aldığım deve çökerten otunun çoğunlukta olan kısmı sadece kalın odunsu dalları idi. İçimden “Be birader ben yaprağıyla, dikeniyle deve çökerten mi alıyorum. Yoksa odunsu dallarını mı alıyorum.” demiştim. Ancak dost işi olduğundan sesim çıkmamıştı. Bir diğer aktardan alışverişimde ise aldığım deve çökerten otunun yaprakları sanki tek tek seçilmişti, dikenleri ile birlikte, hiç tozsuz paketlenmişti. Odunsu dallardan ilaç için arasanız bulamazdınız. Demek ki mümkün olabiliyormuş. Gerçek hayattan iki ayrı portre çizdim. Ben anlattım. Siz de arayınız, araştırınız, öyle alım yapınız lütfen! Neticede bu titizliğiniz, piyasada mevcut “kaptıkaçtı şifalı bitki satıcılarını” ya bu işi terk etmeye, ya da gereği gibi şifalı bitkilerin temiz toplanmasına ve ambalajlanmasına dikkat etmelerine sebep olacaktır.

           Şifalı bitkiler hakkında belirttiğim yukarıdaki yazdıklarımı, www.sifalibitkilerimiz.com   site adımızı belirtmek suretiyle kopyalayabilirsiniz. O takdirde faydalananların sayılarının artması bizleri de memnun edecektir. Tüm hastalara şifa dileklerimizle...

           Saygılarımla... 01.10.2011 20:09
94
Belediye Başkanlarımız / BELEDİYE BAŞKANLARIMIZ
« Son İleti Gönderen: is Ocak 12, 2011, 06:11:15 ÖS »
BELEDİYE BAŞKANLARIMIZDAN İSTEKLERİMİZ

           Sayın Belediye Başkanlarımız,

           Sizler, hemşerilerinizin oylarıyla bu makamlara gelmiş, onların vekâletleriyle, vatandaşlarınıza hizmet etmeyi şiar(ülkü/ düstur/ genel kural- tdk.bts) edinmiş, kimselersiniz. Bu makamdan elde ettiklerinizin tamamı(maddî/ manevî tüm edinilenler), esnafımızın elde ettiklerine duydukları minnet duygusu çerçevesinde ifadesini bulan:

           “Müşteri velinimetimizdir” sözünün, sizler içinde geçerli olduğudur. Sizler de bu tür duygu ve hisleri, size oy veren/ oy vermeyen vatandaşlarınıza karşı eşit ölçülerle duymanız gerekmektedir. Lütfen bu güzel duygu ve düşünceleri tüm vatandaşlarınız için(size oy veren/ oy vermeyenler için) duyamayacaksanız, başkanlığa soyunmayınız. Yaygın olarak söylendiği şekliyle:

           "Halka hizmet; Hakk’ a hizmettir” düsturuna/ genel kuralına göre hareket etmeyi, görev bilmeniz esastır. Bu kuralı bilmiyorsanız/ bu kurala göre hizmet vermeyecek/ veremeyecekseniz, lütfen seçimlerde başkanlık gibi kutsal bir mesleğin peşine düşmeyiniz. Bırakınız “tüm vatandaşlarıma hizmet etmek benim makamımın gereğidir” diyebilecek başkan adayları öne çıksınlar.

           Siz başkanlarımızın, seçimlerden sonra iş başına geldiklerinde, çalışmaları/ çalışmamaları söz konusudur. Herkes, her hizmette başarılı olacak diye bir kural yoktur. Ancak, herkesten ayrı olarak, başkanlarımızın çok ağır olan mesuliyetleri çerçevesinde, bu kurala uymayı şiar edinmiş olmaları, esastır.

           Çalışmalarınızın aynası olan ve belediyeliğinizin (il/ ilçe/ belde belediyelikleri)sınırları içerisinde, sizin yaptığınız/ projelendirdiğiniz hizmetlerden faydalanan hemşerilerinizin/ en doğru tâbiriyle, velinimetlerinizin memnuniyetleri, sizlerin itici gücü olacaktır. Ancak, yapılmayan/ yapılamayan hizmetlerinizi, sizlere hemşerileriniz iletecek, uyarıcı isteklerle/ şikâyetlerle, sizlerin önüne birer veri olarak getireceklerdir. O zaman sizlere düşen görev, bu istek/ şikâyetlere harfiyen riayet etmektir. Sizler bu istek/ şikâyetleri % 100 değerlendirebiliyor/ asgari seviyeye indirmek üzere hizmetlerinizi bu istek/ şikâyetlere yoğunlaştırabiliyor iseniz; “sizlere ne mutlu” diyebiliriz.

           Sayın Başkanlarımız!

           Hemşerilerinizin sizlerden istedikleri, yapılan/ yapılmayanları ana başlıklar altında aşağıya çıkarıyorum. Bunların küçümsenmesi söz konusu olmamalıdır. Zira eziyeti çeken hemşerileriniz, sizlerden bu hizmetlerin yapılmasını mutlaka isteyecek ve hesabını bir şekilde soracaklardır. Hemşerileriniz sormasa bile, kul hakkı doğmuş olması nedeniyle, hesabınızı, “Kul hakkı ile karşıma gelmeyin” diyen Allah(c.c.) soracaktır. Kurtulacağınızı zannediyor musunuz? Kurtulamazsınız, zira âhiret hesabında, torpil/ rüşvet/ hile, hurda v.s. geçerli değildir.
 
           Aşağıda belirtilen konularda, sizlerin titizlikle sorunları giderme yönünde gayret sarf etmeniz, hemşerilerinizden aldığınız vekâletin vazgeçilmez ilk şartıdır. Başkanların hizmetlerinde gündeme gelen aksaklıklar, maddeler halinde aşağıya detaylarına girilmeden ana başlıklar altında sıralanmıştır:

           1-) Şehir planlamasındaki hatalar neticesi sıkışan trafik. Bu nedenle gelmeyen/ getirilemeyen hizmetler.

           2-) Kanalizasyon problemleriyle gelen taşkınlar/ su basmaları sonucu, can ve mal kayıpları, maddî ve manevî kayıplar.

           3-) İnşaatlardan taşan kirlilik unsurları/ yolları kaplayan/ kapatan, vatandaşı muzdarip eden yol tıkanmaları.

           4-) Temizlik sorunu. Çöplerin zamanında toplanmaması ve çöp sınıflaması(cam/ demir/ kâğıt/ organik çöp/ v.s.)nın 21. yüzyıla girmemize rağmen halledilememesi.

           5-) Çöp kamyonlarının sızdırdığı sularla kokan ve mikrop saçan cadde ve sokaklar.

           6-) Hurdalar ve hurdacıların düzenlenmemesi sonucu meydana gelen olumsuz görüntüler.

           7-) Trafik sorunu. Planlama hatası sonucu tıkanan yollar. Yolların düzgün olmaması sonucu, zamanında götürülemeyen hizmetler.

           8-) İşsizliğe çare olmak üzere yapılacak faaliyetlerin yoksunluğu/ elde mevcut imkânların zorlanmaması sonucu, “Belediye Kanunu” nda belirtilen işsizliği önleme tedbirlerinin düşük seviyelerde olması/ hiç ele alınmamış olması.

           9-) Halk günleri düzenlenmesi ve bunlardan alınan sonuçların istek sahibi hemşerilere resmen iletilmemesi/ topluca ilân edilmemesi. Neticeye ulaştırılmayan istek/ şikâyetler manzumesinin giderek artması karşısında, duyarsız olan teknik birimlerin hesaba çekilmemesi.

           10-) Toplu taşıma araçlarının hemşerilerin istekleri doğrultusunda düzenlenmemesi.

           11-) Toplu taşıma araçlarında havalandırma/ ısıtma sistemlerinin düzenli çalışmalarının temin edilmemesi.

           12-) Halk otobüslerinin belediye otobüsleri gibi, müşterinin az olduğu zamanlarda da çalışmalarının sağlanamaması.

           13-) Parklarda/ çeşitli muhitlerde bulunan belediyelerin özel teşebbüse kiraladıkları çay bahçeleri/ diğer hizmet birimlerinin fiyatlar ve hizmet kalitesi açısından denetlenmemesi; tek kelimeyle başıboş bırakılan bahçeler ve hizmet birimlerinin, vatandaşa, maddî ve manevî eziyet haline gelmesi.

           14-) Kaldırımlarda kesilmemiş cıvata ve somunların zulmünün genel olarak her belediyelik sınırları içerisinde görülmesi. “Bu cıvata ve somunların ayak altından kaldırılmaları bu kadar zor mudur” sorusunu vatandaşların ayakları takıldıkça sormalarının, ne zaman biteceğinin, bilinmemesi.

           15-) Boş bırakılan tesisler. Bitirilmesinden itibaren su doldurulmayan havuzlar. Daha neler neler? Hemşerilerin haklarının bu yolla heba edilmiş olması. Müteahhitlerin kazandığı paraların yanlarına kâr kalmaları. Ancak bu hizmetlerden vatandaşın yararlanamamalarının hesabının sorulmaması.

           16-) Durakların acıklı halleri. Cam kaplanmış durak üstlerinin altında, yaz günlerinde, hemşerilerin pişmelerinin engellenememesinin hesabının sorulmaması.

           17-) Zabıta hizmetlerinde en çok şikâyet konusu olan torpil geçilen firma/ şahıs/ müesseseler konusunun gündeme getirilmemesi. Akraba/ eş/ dost kayırmaların önünün alınamaması/ alınmaması.

           18-) Abartılmış olan birden fazla bina cephesine konulan tanıtım levhaları/ reklam panoları. “Âyinesi iştir kişinin laf’ a bakılmaz” düsturunun unutulmuş olması. Reklamla hizmet olmayacağının bilinememesinin görüntüsü olan, belediye hizmetlerinin her yere konulan reklam panolarıyla göze sokulurcasına harcamalarla israfa neden olunması.

           19-) “Seçim asfaltları” tâbiriyle eğreti yapılan yol yapım/ alt yapı hizmetlerinde/ diğer hizmetlerde boşa harcanan, vekâleti verilmiş paraların, çarçur edilmesi.

           20-) Bozuk yollar ve kaldırımlara mahkûm edilen hemşerilerin ızdıraplarının, (başkanların bu kaldırımlarda yürüme zorunluluklarının olmaması nedeniyle olsa gerek) çözüme kavuşturulamaması.

           21-) 60 ve 65 yaş üzeri serbest kartlarında, hak edişlerin, adaletle dağıtımının gerçekleştirilememesi/ gerçekleştirilmemesi.

           22-) Tüm hizmetlerde fırsat eşitliği prensibinin çiğnenmesi sonucu, oluşan hatalı hizmet götürmelerin sonlandırılamaması/ hesabının sorulmaması.

           23-) Yapılan hizmetlerin kısa ömürlü olması sonucu boşa harcanan paraların engellenememesi.

           24-) “Desinler” diye yapılan harcamalarla kaybedilen zaman ve maddî/ manevî kayıpların önlenememesi.

           25-) Kurban Bayramlarında, “Seyyar Kesimhane Tırları” projesinin devreye alınmamış olması sonucu, kesim yerlerinin olumsuzluklarının kaldırılamaması. Bu nedenlerle, kurban derileri, sakatatları, kanlarının heba olmasının önüne geçilememesi.

           26-) Dolmuş durakları hâricinde yolcu alma probleminin bitirilememesi sonucu, kural ihlallerinde cezaî müeyyidelerin uygulanamaması. Trafiği aksatma pahasına duran dolmuşlar meselesinin halledilememesi.

           Vatandaşlarının yukarıda sıralanmış olan isteklerine cevap verebilecek belediye başkanlarıyla teknik heyetlerini görme isteğimiz, daimî olacaktır.

           Saygılarımla… 12.01.2011- 18:10
95
Gençlerle Sohbet / GENÇLERLE SOHBET(9)- DOST/ DOSTLUK
« Son İleti Gönderen: is Kasım 23, 2010, 01:47:26 ÖÖ »
GENÇLERLE SOHBET(9)- DOST/ DOSTLUK

           Sevgili Gençler,

           Aşağıda tırnak içerisinde belirtmiş olduğum satırlar, bir meslektaşımın gayretli çabalarının boşa gitmemesi için(çeşitli zamanlarda, arkadaşıma yapılan yanlışları gördüğüm ve kendisinin emeklerinin boşa gitmesine üzüldüğüm için), ikazını(uyarılmasını) vicdanî bir borç kabul ederek, tavsiye niteliğinde, kendisine göndermiş olduğum mail’ imin aşağıya aktarılmış satırlardır.

           Yaşantınız içerisinde, siz gençlerin de başına gelebilecek olan, arkadaşımın başından geçmiş bu tür olayların, benzerini sizlerin yaşamaması için, okumanız ve yaşantınızda, bulunabilecek bu tür insanlara karşı uyanık olmanızda fayda olduğu kanaatim ile yazıyorum. Ders almak, sizlerin, bu satırları yaşantınıza uygulayabilme kabiliyetinize bağlı olduğunu unutmayınız lütfen!

           “Sevgili Arkadaşım,

           Gayretlerinizle bir yerlere gelmek istemeniz çok olumlu bir hareket tarzıdır. Bu hareketleriniz, pozitif düşünce kapsamında, güzel hareketlerin/ gayretli hareketlerin başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Ancak, gayretlerinizin istismarı konusunu dikkate almadan hareket etmeniz, size zarardan başka bir şey getirmemektedir.

           Bir teknik eleman olarak bilginizi, tecrübenizi pazarlama durumundasınız. Bir takım iş bilmez, hak, hukuk tanımaz, insan haklarından habersiz kimselerle devamlı karşılaşacağınızı dikkate alınız lütfen! Aksi takdirde, geçmişte yaşadıklarınız gibi, boşa kürek çekmiş olacaksınız. Bunu da böylece biliniz!

           Bir zamanların Cinliören Köyü Muhtarının "Para tunca döndü; insan pice döndü" ifadesiyle somutlaştırdığı, insanların bozulmasının âşikâr ortaya çıktığını belirten bu sözü ile,  "paranın tunca dönmesi" ile birlikte, burada sözünü ettiğimiz bir kısım insanların, "piç" e döndüklerini kastetmişlerdir. Bunu biliniz! Ona göre hareket ediniz!

           Dostluklar törpülenmiş; menfaatlerin ön plana çıkmasıyla birlikte, maddî menfaatler öne çıkmış; insanlar hak, hukuk tanımaz hale gelmiş; güzelliklerden çok çirkinliklerin görülmesi hâdise- i âdiyeden(sıradan olaylardan) oldukları yaşanır olmuştur. Bu yanlışların altında, dostlukların ezilmiş olduğunu görmek, normal halden sayılmaktadır.

           İnsanlara güvenmek güzeldir. Ancak her insana güvenilmeyeceğinin bilinmesi gerekir. Dost bildiğiniz insanların üç kuruşluk dünya menfaati için, diğer insanları/ daha doğru ifadeyle dostlarını satabildiklerini görmek, belki de zamanın getirdiği yanlışlar manzumesinden(yanlış hareketler topluluğundan) olsa gerektir.

           Siz itimat ederek, dost bildiklerinize güvenerek işe başladığınız takdirde, baştan kaybetmeniz zorunlu hale gelmiş/ kazık yemeyi hak etmeye başlamışsınız demektir. Kazık yemenin asıl acı tarafı, belki de, yanlış hareketlerin, sizin insan olarak/ akraba olarak/ arkadaş olarak/ ideolojik yakınlık olarak/ fikrî yakınlık olarak dost dediğiniz kimselerden gelmesidir. İdeolojik saplantılarınızla dost bildiklerinizin, bıyık altından sizin ideal boyutta olan düşüncelerinize ters düşecek davranışlarını, sağlam bir gözlemle tespit edip gördükçe, nefret duygusuyla sarsılacağınızı bilerek işe başlayınız. Zira insanların zihinlerinde menfaatler öne çıktıkça; kendilerini "akıllı", diğer kimseleri "aptal" zanneden kimseler çoğalmaya başlayacaktır.

           "Ben işimi bilirim" ifâdesi ile hareket edenler, üç kuruşluk dünya menfaati için, çevrelerine bilerek veya bilmeyerek verdikleri zararların farkına bile varamayacaklardır. Onlar için insanları/ kendilerine yakınlık gösterdikleri kimseleri, ufak menfaatlerle/ ufak ikramlarla

(bu menfaatler/ ikramlar her tür insani duygulara hitap eden/ çekici gelen her şey olabilir. Mal/ para/ ideolojik sloganlar/ hedef gösterilen yanlış değerlendirmeler/ içki/ oyunlar/ kumar/ kadınlar/ insanlara zevk veren her şey olabilir.)

avuçlarının içine aldıklarını görmeleri bu tür kimselere yetmektedir. Zaaflarını bildikleri kimselerin zaaflarından faydalanmaları, onlar için, "iş bilme"/ "gemisini yürütme"/ her hangi bir zaaf maddesiyle, "karşısındaki kimsenin ciğerini okuma" olarak değerlendirmedir. Siz de bu yanlışların bilincine varınız lütfen!

           Bu tür insanların zaaflarından faydalanmak isteyenlerin, farkına varamadıkları tek şey, zaaflarının ne olduğunu bilenler için/ zaaflarına yenilmeden bu tür yanlışlara düşmekten kurtulanlar için, geçerli değildir.

           Ancak kaç kişi zaaflarına yenik düşmez? Kaç kişi zaaflarından faydalanmak isteyenlere, zaaflarına yenik düşmedikleri için, karşı koyma gücünü, kendilerinde hissedebilir?

           Karşılaştığınız kimseler, üç kuruşluk ikramlarla sizin danışmanlık bilgilerinize, türlü bahanelerle ve ufak menfaatlerle sahip olmak isterler. Olurlar da. Zira siz o gözle bakmazsınız. Bu kimseler sevdiğinizi zannettiğiniz kimselerdir. Size yakın duran kimselerdir. Ağızlarını doldurarak, sizinle dostluklarını her fırsatta haykıran, bunu gözünüze baka baka/ gözünüze sokarcasına/ kulağınıza fısıldarcasına her fırsatta belirten, bu şekilde de sizi tesiri altına alan kimselerdir. Yeni işlerinde de açacağı dostluk elini tutacağınızı bilmektedirler. Yapınızdaki heyecan dolu, atak davranışlarınızın neticesinde sizin her seferinde kandırılabilir olmanıza dayanarak, size, tekrar tekrar aynı hataları yaptırabileceklerini bilmektedirler. Çoğunlukla da, siz bunları bilmezseniz, istediklerini yaptırmaktadırlar da. Zaafı olanlar bunların farkına varamayabilirler.

           Akıllı davranıp, her ne şart altında olursa olsun, hataya düşmeyiniz. Elinizdeki imkânların devri konusunda, alamayacağınız maddî menfaatleri, işin başında almayı, kendinize düstur edininiz. Emeğinizin karşılığını bulamayacağınız bir işe girerek emeklerinizi boşa çıkartmayınız lütfen! Yoksa her seferinde olduğu gibi boşa kürek çekmeniz kaçınılmaz olacaktır.

           Bu sözlerimin, bir büyüğünüzün tavsiyesi olduğunu unutmayınız!”

           Saygılarımla... 23.11.2010- 01:23


96
Gençlerle Sohbet / GENÇLERLE SOHBET(8)- HAYATI ANLAMA
« Son İleti Gönderen: is Eylül 06, 2010, 03:18:57 ÖÖ »
GENÇLERLE SOHBET ( 8 )- HAYATI ANLAMA

Sevgili Gençler!

           Sizler bugünlere gelirken, ne zorluklarla karşılaştınız ise; aileniz bu zorlukların kat be kat fazlasıyla karşılaşmışlardır. Sizin hayatta tek sıkıntınız vardır. Bu sıkıntının başında, okullarınızı sırasıyla bitirip, hayata atılacak olmanız gelir. Hayatın zorlukları karşısında, ayakta durabilecek yapıda bireyler olma isteğinizi/ hayatın zorluklarına katlanabilecek kimseler olmanız için göstereceğiniz çabaları, sarf edebilecek yapıyı kazanmanız, belli bir zaman aralığında ve belli faktörlerin/ tesirlerin sizi etkilemeleri ile oluşur. Bu yapıya sizler, kendi iradenizle gelmektesiniz. Genel kaide budur. Kendi iradenizle gelmelisiniz de. Ancak yan tesirlerin müspet olanlarını ayıklayabilmeniz, ailenizde sizden daha tecrübeli olan, anne/ babanıza ya da gerçek dostlarınızın yönlendirmelerine, kulak vermenizle mümkün olabilecektir.

           Bir kısım gençlerimiz, hayatın zorlukları karşısında ayakta durabilecek yapıda bireyler olma isteklerini/ hayatın zorluklarına katlanabilecek kimseler olmak için gösterecekleri çabaları sarf edebilme şansına sahiptirler. Bu yapıyı kazanabilirler. Bir kısım gençler de bu yapıyı kazanma şansına sahip değillerdir. Ancak bu durum, herkesin kendi yapılarından/ yetişme tarzlarından/ dünya görüşlerinden/ sahip oldukları imkânlardan kaynaklanmakta olup; bu imkânlar herkese göre farklılıklar arz eder. Hayatı anlama/ hayatı dolu dolu yaşama durumunda, elbette örnek alacağınız kimseler olacaktır. Onların tecrübelerinden faydalanmanız söz konusu olabilecektir. Zira hiç kimse bir önceki nesilden etkilenmeden "ben, kendi başıma ben oldum" diyemez.

           Sizlerin, ayakta kalırken/ hayata alışırken, anne ve babalarınızın gözetiminde

(genelde anneler ve babalar çocuklarını ömür boyu gözetimleri altında tutarlar. Bu birazda milletimizin yapısına has bir özelliktir),

huzurlu bir yaşantının kapılarını aralamak üzere, tahsil, terbiye merdivenlerini yavaş yavaş ve emin adımlarla çıkmanız gerekecektir. Merdiven basamaklarını sırasıyla çıkarak; bir düzeye kadar tecrübe sahibi, görgü sahibi, bilgi sahibi, makam/ mevki sahibi oldunuz. Ya da olmadınız. Olabilir. Herkesin, allâme olmasına/ âlim/ bilgin olmasına fırsatı olmayabilir. Ancak herkes, kendi gibi olma duygusundan uzak kalmadan, yaşama istek ve arzusuna sahip, kendini ispatlamış bireyler olabilirler.

           Pozisyonları ne olursa olsun/ insanların kazandıkları meslekleri ne olursa olsun; herkes cemiyet içerisinde,  durumunun farkında olarak yaşamak zorundadır. "Ben ne olduğumu bilirsem; hata yapmam" ya da "Nasıl yaşamam gerektiğini bilirsem; yaşantımda yanlışlara yer olmaz" diyebilmelidir.

           Bu kazandıklarınızın değerini bilerek; bu değerlerden âzamî faydayı sağlayarak, hayatın zorluklarıyla yapacağınız savaşı kazanmak üzere çıktığınız yolda, kendinizle birlikte, ailenizin, eş, dost, akrabalarınızın da mesûliyetini sırtlamış durumdasınız demektir. Bu mesûliyeti sizler bilmektesiniz. Bir kısım kimseler bu mesûliyetlerin farkında olmasalar bile; “Bu mesûliyet duygusunu her insan taşımak zorundadır” kuralından hareketle, mesûliyetlerinin sınırlarını ayarlamak zorundadırlar. Bu sınırları ayarlayamayan kimselerin huzursuzluklarının bitmesi söz konusu olamaz.

           Bâzı kimselerde, insanlara karşı geliştirilmek zorunda olan bu mesûliyet duygusu; zaman içerisinde aşınmış/ yıpranmış olabilir. Bu durumda mesûliyetinin ne olduğunu bilmeyen; diğerleriyle münasebetlerinde, sanki o cemiyetin insanlarından biri değilmiş gibi davranabilen kimseler çıkabilir. Bu kimselerin kendilerini yalnızlığa mahkûm ettiklerini unutmamak gerekir. Herkesi, herkesimi dışlayarak yaşantılarının sürdürülmesi ne kadar mümkün olabilir ki.

           İnsanlar akıl sahibi, bilgi sahibi, görgü sahibi varlıklardır. Bu sahip oldukları değerleri, ve bilhassa kendilerinde bulunan ilâve üstün meziyetlerinin/ kabiliyetlerinin farkına varmadan, kendilerinde mevcut değerlerini heba edercesine yanlışlara sapmaları; değerlerini gereği gibi kullanamamaları, gerçekten kabul edilemez. Bu hususta herkesin kendisine soracağı soru şudur:

           Ben kimim? Ne olmak istiyorum? Nereye varabilecek potansiyele sahibim? Kabiliyetlerimin sınırı nedir? Nerelere kadar ulaşabilme imkânına sahibim? Bu tür sorular çoğaltılabilir. Bu soruları kendisine sorabilecek olanların, hayatı anlamaya, sınırlarını belirlemeye başladıkları kabul edilebilir. Ancak en önemli husus, bu sorulara bulunan cevapların her şahsın kendi yapısına uygun olup olmadığını kim tespit edecek ve kim muhatabına:

           Sizin cevaplarınızda şu tür yanlışlar/ doğrular vardır, diyebilecektir. Bir bilene sorulmasını alışkanlık haline getirenler, kendi potansiyellerini görerek hareket eden kimseler olarak, yanlış yaşam tarzlarını seçmezler/ yanlış yaşam tarzlarına, “uydum kalabalığa” şeklinde yaklaşmazlar. Tecrübe sahibi kimselerin yönlendirmelerine değer verdikleri için de, genel olarak yanlışlarda dolaşmazlar. Doğrularla yaşantılarına devam etme şansları, diğerlerine göre(kendi bildiklerini “değişmez doğru, benim bildiğim doğrulardır” diyenlere göre) daha fazladır.

           Burada devreye tecrübe girer, görgü, bilgi girer. İnsanların kendilerinde var olan kabiliyetleri keşfedebilecek, ilim sahibi, irfan sahibi kimselere, gençlerimizin itibar etmeleri gençlerin geleceklerinin güzelleşmesi için, şarttır. Güzelliklerin yaşanmasını isteyebilmek de bir kabiliyet meselesidir. Her insan bu kabiliyete sahip olmayabilir. Ancak her insan bazı kabiliyetlere sahip olduklarını tespit edebilme çabasını gösterebilecek yapıdadır. Bu yapıyı kazanmış olanlar bu yönde çaba saf edebilirler.

           Bir kısım gençlerimizde, yaşantılarının düzene sokulması konusunda yanılma payları fazladır. Nedenini soracak olursanız, birçok sebep ileri sürülebilecek olmasına rağmen, en önemli sebeplerden biri olarak görülebilecek bir hususu açıklamakta fayda vardır.

           Bir kısım gençlerimiz gelişme çağlarında(daha doğru ifade ile “başında kavak yelleri estiğinde”/ “delikanlılık çağlarında”), çeşitli kişilerin/ fikirlerin peşine takılarak, edindikleri çevrenin doğru mu, eğri mi olduklarına bakmaksızın, o kimselerle/ o fikirlerle yaşantılarına devam etmek zorunda kalırlar. Zorunda kalırlar; çünkü o çevrelerden başka bir çevre tanımamışlardır.

           Sizler, gençler olarak, yetişmeniz esnasında bir kısım insanlarla dostluklar kurmak durumunda kalabilirsiniz. Bunun neticesi olarak, insanların/ ideolojilerin/ eğitim formatındaki kurumların tesirleri kaçınılmazdır. Sizler bilmeseniz de/ bilmek istemeseniz de, çevrenizin sizinle münâsebetlerinde, maddî ve mânevî duygularınızın hakkını vererek; güzelliklere imza atmanızın yolu sizlere açılmışken; sıra dışı bir birey olarak insanların tümünün karşısına çıkarak, kendi potansiyelinizi kullanamama gafletine düştüğünüz anda, hayat size de, tüm çevrenizdekilere de zehir olacaktır.

           Bir söz vardır. "Zaman sana uymazsa; sen zamana uy" tarzında olan bu sözü herkes kendine göre kullanır. Nereye çekilse gidebilecek formatta, lâstik gibi sündürülebilecek bir sözdür. Bu sözün açıklamasını(tefsirini) herkes kendine göre yapar. Ancak bu sözün altında, olması gereken ana fikir; zamana uyarken, kendi değerlerinizden tâviz vererek, kendi prensiplerinizi, gurur ve haysiyetinizi yerlerde süründürerek, zavallı durumuna düşüp; tüm insanî değerlerin, herkesçe kabul görmüş olanlarına ters düşerek/ bir takım istismarcıların tuzaklarına düşerek zamana uymak değildir. Zamana uymak, insanlardan uzaklaşmadan, insanî ilişkileri en üst seviyede tutarak, herkesi her kesimi sevgiyle kucaklayarak yaşamaktır. Sevgisiz, toleranssız, kırıcı tarzda yaşam, hiçbir zamanda ve hiçbir zeminde kabul edilebilecek bir yaşam tarzı değildir. Olmamalıdır da.

           Hayattan zevk almamak üzere yaptıklarınızın altında öncelikle sizler kalırsınız. Bir müddet sonra, yaşam tarzınızdaki yanlışları kazandığınız çevrenize ve bu çevrenizdeki dostlarınıza baktığınızda, onların aldıkları/ katettikleri mesafede sizin aradığınız özellikler bulunmadığını görerek; "Allah! Allah! Bir zamanlar bu dostların yapısı ne idi? Şimdi ne olmuşlar" dediğinizi göreceksiniz. Zira hayat canlı bir varlık gibi canlılığını sürdürürken; siz, bırakılan yerde otlayanlar gibi kalmışsanız; herkesin(yüzde itibariyle % 95' lerin) gittiği yönün tersine gitmenizin neticesi olarak değerlendirip; akla uygun olan, prensiplerinizden ve yanlış değerlendirilebilecek yaşam tarzınızdan dönmek, bir noktada size hayatı anlamaya başladığınızın görüntüsünü verecektir. Bu aynı zamanda övülmeye lâyık bir meziyettir.

           Yaşantınızın huzurla, sağlık ve mutluluklarla dolması temennilerimle…

           Saygılarımla… 06.09.2010 03:03
97
Hastalıklarımız / YENEBİLECEĞİMİZ HASTALIK: KANSER
« Son İleti Gönderen: is Temmuz 10, 2010, 12:38:38 ÖS »
KANSER NEDİR?

           Kanser yenebileceğimiz bir hastalıktır. “Yeneceğim” diyebilmek için, öncelikle, STRES denilen ve her hastalığın başlangıç noktası olan bu etkeni saf dışı bırakmamız gerekmektedir. Bu konu iyice anlaşılmalıdır ki, en ufak, fındık kabuğunu doldurmayan meselelere kafamızı takarak, beden denilen o muhteşem cihazı dumura uğratmamız, devrelerini parazit yaptırmamız söz konusu olmasın.

           Kanserin ne olup; ne olmadığını tüm dünyada ilim adamları bir an bile vakit kaybetmeden araştırmakta, kanserin sonunu getirebilmek için durmaksızın çalışmaktadırlar. Tabii bu çalışmaların meyveleri alınmakta ve kanserle ilgili bulgular, çoğu kanser hastasının umutlarını artırmaktadır. Bu umut ışıklarına rağmen, kesin sonuçlara ulaşmanın o kadar da kolay olmadığı bilinen bir gerçektir.

           İlmi araştırma laboratuarlarında bulunan bir kısım yöntem ve ilaçların, netice alınmış tedavi yöntemleri ve ilaçları olarak, insanlar üzerinde de uygulandığı bilinmektedir. Henüz tatbikatta, % 100 kanserin kökünü kurutan, daha açık bir ifade ile kanseri öncelikle bünyelerden, sonra da tüm dünyadan silecek olan yöntemlerin ve ilaçların bulunmamış olması ilim adamlarını araştırmalardan alıkoyamayacaktır. Zira ilmin esası, ısrarla neticeye ulaşmak için gayret gösterilmesidir. Şu an için kanserle ilgili çalışmalara, tüm araştırma laboratuarlarında, son hızla devam edilmektedir.

           Elbette verem hastalığında olduğu gibi kanserde de neticeye ulaşılacak ve kökü yeryüzünden kazınacaktır. Bundan ilme inanmış hiç kimsenin şüphesi olamaz; olmamalıdır da. Bu vesile ile söyleyebilirim ki, tüm hastaların

(temennimiz tüm kanser hastalarının iyileşmesi için araştırma neticelerinin en kısa zamanda alınmasıdır.)

sitemizde yazılanlarla, moral depolamış olarak bünyelerini uyanık tutmaları ve devamlı:

           "Ben kanseri yeneceğim." ifadesini beyinlerinin her hücresine nakşetmeleri gerekmektedir. Zira moral güç, her hastalığın sonlandırılmasının başlangıç noktasıdır. Moral güç olmadan tüm hastalıklarla mücadele, baştan kaybedilmiş demektir. Bu nedenle moralinizin en yüksek seviyede tutulması, “ben hastalığımı yendim” diyebilmenin ilk ve en önemli şartıdır.

           Saygıdeğer site üye ve ziyaretçilerimiz! Bazı hususları açıklamamda fayda var:

           Sitemize ÜYELİK ÜCRETSİZDİR. Hiçbir şekil ve hiçbir şartta ücret talep edilmez; edilemez. Çünkü sitemizin gayesi, maddi menfaatler değil, manevi hazlardır. Bir hastanın dahi bulduğu moralle iyileşmesi, bizleri ve tüm üyelerimizi, sonsuz memnun edecektir. Bunun bünyemize kazandıracağı o muhteşem manevi hazzın lezzetini şimdiden duyar gibiyim.

           Yukarıda da belirttiğimiz gibi kanser hastalığının düşmanı, öncelikle yüksek moral güçtür. Bu nedenle hastalarımızın ve yakınlarının yüksek moral güce sahip olmaları ve “ben bu hastalığı yeneceğim” demeleri, yolun yarısını aşmak anlamına gelir. Bir ünlü kanser hastası, televizyonda aynen:

           "Benim kanseri yenmemde en büyük şansım ailem ve arkadaşlarımdır. Mevcut 5- 6 arkadaşım beni evde oturtmazlardı. Gelirler; “Haydi bakalım gidiyoruz.” der ve benim her gün yürüyüşe çıkmamı sağlarlardı. Bu nedenle benim kendimi dinleme fırsatım olmadı. Devamlı ailem ve arkadaşlarımla bulduğum moral ile şükürler olsun kanseri yendim" demişti. Bu sözler, hasta yakınlarının, arkadaşlarının, dostlarının, hastalara verdikleri moralin, ne kadar faydalı olduğunun görüntüsünü vermesi açısından önem arzeder.

           Bu sözlerden çıkan dersin benzerini, ben ve haliyle üyelerimiz de, bu sitede yazışıp; sıkıntıları paylaşanlarla birlikte yaşadığımızı var sayarsak; ne büyük bir hazdır bu; ne güzel duygudur. Birbirine yardım edebilme duygusu ile hareket eden insanların sayılarının artması için sitemiz bir fırsat olmalıdır diye düşünüyorum. “Tarifi imkansız” denilen haz bu tür hazlar olsa gerektir. Ortaya konulanlar ve karşılıklı yapılan fikir ve görüş alışverişlerinin ne kadar güzel duygular olabileceğini tahayyül edebiliyor musunuz?
        
           Öncelikle sitemiz, kanser konusunda insanlarımızın görüşlerini, “GENEL KONULAR” başlığında bulunan “YANITLA” penceresinden açılan sayfaya yazmaları suretiyle, kanser konusunda fikir paylaşımını; mevcut rahatsızlıklarda karşılıklı fikir alışverişlerinde bulunmayı gündeme getirmek gayesi ile kurulmuştur. Bunun faydası yalnız olmadığımızın bilinmesi açısından önem arz eder. Bu karşılıklı yazışmalarla, sitemizde üyelerimize verilebilecek en büyük fayda, hastalarımızın buldukları moralle, yakalayabildikleri sağlık ve iyileşme umududur.

           Bu sitede hiçbir zaman kanser konusunda tedavi yöntemleri ya da kullanılacak ilaçlar v.s. gibi hususlarda fikir ileri sürülmeyecektir. Zira bu konular ilim adamlarımızın çalışmaları çerçevesinde, cerrahlarımıza, onkoloji uzmanlarına bırakılması gereken konulardır.

           Sitemizde kanser konusunda iyileştirici, moral verici bilgilerle, birbirlerine destek olmak üzere, kanser hastalarının ya da yakınlarının moral bulmaları en büyük arzumuzdur. Yapılması gerekenleri, yaşadıkları zorlukları ya da moral verici bilgileri içeren hususlarda yazılması esastır.

           Yakınlarınızın yaşadıkları sıkıntıları yazınız. Bu sıkıntılar karşısında olması gereken kolaylaştırıcı ve rahatlatıcı usul ve yöntemleri biliyorsanız; ileri sürünüz ki, diğer hastalara yardımcı olsun. Onlara moral versin.

           Her tür hastalıkta, bir hastaya tesir eden ilaçların ya da tedavi yöntemlerinin, diğer bir hastaya da iyi geleceği hükmü çıkarılmamalıdır. Zira her insanın genetik yapısı, biyolojik yapısı, kan değerleri, yaşama şartları bir diğer kimse ile aynı olamaz. Bu nedenle her hasta kendi doktoruna tedavi için başvurmak ve yapılan tahliller ve konulan teşhislerle, tedaviye başlamak zorundadır. Bu nedenle kanserli kimselerin ya da yakınlarının verecekleri tedavi bilgileri, hiçbir zaman bir diğer insanda aynı tesirleri icra etmez. Bu tarz tedavi yöntemleri ya da ilaçları hakkında insanlarımızın yanlış yönlendirilmelerine sebep olabilecek hiçbir yazının yazılmaması esastır. Yazıldığında, siteden kaldırma yetkisinin site yetkililerinde olacağının bilinmesi gerekir.

           Bir kısım insanlarımız, doktora gitmeden, çarşıda pazarda tanıştığı kimselerin, “benim hastalığıma şu ilaç iyi geliyor” demelerini dikkate alarak, o ilaçları ya da tedavi yöntemlerini uygulamaya kalkışırlar. Böyle bir hareketin son derece yanlış olması gerçeğinden hareketle, bu siteye yazılanlarla, diğer şahısların sağlıklarının tehlikeye sokulmasının hiç kimsenin hakkının olmadığının bilinmesi gerekir. Bu nedenle, tedâvi için ilâç târiflerinin verilmemesi gerekmektedir. Bu sitemizin ana prensiplerindendir.   

           Burada verilecek mesajlar, kanser hastalığının yenilmesi mümkün olan bir hastalık olduğu görüşü ile, karşılıklı bilgi aktarımları sayesinde, moral bulunarak, yalnız olmadıklarının görüntüsünü verebilmektir. Belirtilmesi gereken en önemli konu ise hastalanmadan, belli zaman aralıklarında sıhhi kontrollerimizin ihmal edilmemesidir. Bu kontroller bize erken teşhis için kapı açacak, iyileşmemize zemin hazırlayacaktır. Tüm doktorlarımızın ifade ettikleri gibi:

           "Kanserden değil; geç kalmaktan korkunuz."

           Bizler tüm hastalıklarda kendi zihinsel potansiyelimizi kullanarak; hastalığı yeneceğimizi zihnimize ve de hücrelerimize kadar yerleştirirsek; yenilmeyecek hastalık olmaması gerekir. Yeter ki bu potansiyele erişme konusunda elimizden gelen tüm gayreti sarf edelim.

           Demek ki öncelikle, hastalığı yeneceğimizi tüm benliğimizde hissetmemiz esastır. Bu nedenle her insanın bünyesinde gizli olan moral gücü yüze çıkarmak için kendi potansiyelini kullanması gerekir. Bir kısım insanlar, bırakınız içindeki moral gücün yüze çıkarılmasını sağlamayı, bilakis, kendi kendine moral gücünü yok etmek üzere yaşantısını sürdürürler. Hatırlanacağı üzere, bir kısım insanlara, "hastalık hastası" damgası vurulur. Bu kimseler gerçekten hastalık hastası mıdırlar? Evet! Bir kısım insanlar hastalık hastasıdırlar. Bunlar kendi morallerini bozmak için ellerinden gelen gayreti sarf ederler. Bu kimselerin hastalandıklarında sağlıklarına kavuşmaları, Kaf Dağı’nın arkasındaki Zümrüdü Anka Kuşu kadar uzaktır.

           Her insan öncelikle iyileşmeyi kendisi istemelidir. Sağlıklarınıza kavuşmanız dileklerimle…

           Saygılarımla… 24.11.2008- 03:23

           NOT: Bu sitede yayımlanması 09.07.2010 12:37          
98
Besin Maddelerimiz / KANSER RİSKLERİ NELERDİR?
« Son İleti Gönderen: is Temmuz 10, 2010, 12:29:02 ÖS »
KANSER BU KADAR YAKINDA MI?

           Evet! Kanser bu kadar yakındadır. Hiçte öyle uzak diyarlarda değildir. Kanser etkenleri gerçekten tüm insanlığın yanı başındadır; evimizde, aşımızda, yediğimizde, içtiğimizdedir. Her zaman ve her yerde bulunmaktadır.

           Nasıl olur? Demeyiniz. Olur. Bal gibi olur. “Bize çok yakın” dememizden korkanlar olacaktır. Haklıdırlar. Korkmak gerekir. Hatırlarsanız, Önkolog Prof. Dr. Erkan Topuz Hocamız, bir ara, durmadan anlatıyor; soruldukça coşuyor. Kanserin bizlere ne kadar yakın olduğunu; her şeyde, her yerde kanser etkenlerinin neler olabileceğini ifade edip duruyordu. Televizyonlarda o kadar çok bu konularda açıklamaları ard arda yaptı ki, bir kısım insanlarımız, “aman canım, her taraf kanser edici etkenlerle kirlenmiş, bizler ne yapsak, ne etsek kanserden kurtuluşumuz yok” demekteydiler. Ancak Erkan Topuz Hocamızın bu kadar anlattıklarından başka, daha çok anlatacakları vardır. Bundan emin olunuz. Sormuş olsanız, eksik anlattığını kendisi de ifade edecektir. Bu durumda bize yakın olan kanser etkenlerinin neler olabileceğinin altının çizilmesi ilk adım olmalıdır.

(Erkan Hocamızın ifade ettiği, kanser edici etkenler konusunda tüm anlattıkları, bizlerin uyanması, bu etkenlerin bizlere olan tesirlerinden uzak kalmamız içindir. Bizleri uyarmakta ve “sakının!” demektedir. Ana fikir genel olarak budur. Başka bir şey düşünülemez. Sonra hatırlayınız. Bazı kanser edici sebepleri sayarken, kanser edici etkenlerle ilgili ürünlerin ya da malzemeleri üreten firmaların şimşeklerini üzerine çekebileceğini hesaplamak suretiyle uyarıda bulunmakta, bu konu üzerinde “gelir elde edenlerin şimşeklerini çekmek istemem ama” diye parantez açarak; konuşmalarında, açıklama ihtiyacını duyduğu konuları belirtmektedir. Bu da göstermektedir ki, bir ilim adamımızın, bizleri uyarmakla görev yaptığının bilincinde ve bu uyarılarından dolayı da zarar görebileceğinin idrakinde olduğudur. Neticede, ilim adamlarımızın anlattıklarından dolayı, ne korkuya kapılıp, her şeyden uzak durmaya çalışacağız; ne de “atın ölümü arpadan olsun” deyip, boş vermişlerden olacağız. En doğru yol, söylenilenleri dinleyip; ikaz edilen, uyarılan konularda tedbirlerimizi elden geldiğince alarak; kanser yapıcı etkenlerden, elimine ettiğimiz kadarı ile uzak durmaya çalışmamız, elbette bizlerin menfaatine olacaktır. Bir örnek verirsek; daha doğru anlaşılmış olur. Bir toplulukta 100 birim etkenle karşı karşıya olan insanlarımızdan bir kısmı 100 birim etkenden 50 birimi elemeye gayret etti ve eledi. Diğer kısım insanlarımız ise, 100 birim etkenle sarmaş- dolaş yaşadı; hiçbir etkeni elimine etmeye çalışmadı. Matematik olarak hangi grup insanlarımız kansere yakalanmaya daha fazla müsaittir? Elbette 100 kısım etkenle sarmaş- dolaş olanlar grubu. Bunun aksini iddia etmek mümkün değildir. Profesör Dr. Erkan Topuz Hocamızın da, ısrarla bu konuları olabildiğince sayıp dökmesi bu sebepledir.)

           Kirlenme yeryüzünde o boyutlardadır ki, çoğu kirliliği anlatmaya, ilim adamlarının zamanları yetmez. Bir sigaranın içinde 4000 çeşit kanserojen etkenin bulunduğunun bilinmesi, sanırım kirlenmenin boyutlarının bilinmesinde yardımcı olacaktır. Kirlenmenin bu boyutlara gelmesinin sebeplerinin ele alınarak, kirlilik unsurlarının tek tek yok edilmesi ile insanlığın bu etkenlerden kurtarılması seferberliğinin başlatılması; bu iş için de, yürekli ilim adamlarının daha çok öne çıkmaları, medya kuruluşlarınca daha çok öne çıkarılmaları gerekmektedir.

           Sigaranın 4000 çeşit kanserojen etkeni içerisinde taşıdığını duyduğumuzda, “hadi canım sende” diyenlerimiz çoktur. Çünkü duyanlar içerisinde, bu kadar zehirli/ zararlı madde o ufacık sigara içerisine nasıl sığar diyenler, çoğunlukta olacaktır. Gerçekten inanılması zordur. Ancak ilmi bir gerçek olarak, ilim adamlarımıza saygıdan ötürü, kabul etmeme gibi bir lüksümüz olamaz. Şahsen televizyondan duyduğumda, kulaklarıma inanamadım. İnternetten araştırdığımda, söylenilenin ne kadar doğru olduğunu gördüm.

           Bu kadar çok kanserojen maddenin neler olabileceğini araştırdığımızda, daha doğrusu, gerçeklerle karşı karşıya kaldığımızda, ilmi verilerin doğruluğunu tasdik etmeye mecbur kalırız. Evet! Araştırınız lütfen! Bu kadar çok kanser etkeni maddelerin neler olduğunu görecek; ilmin ve teknolojik gelişmelerin sonucu, son yüzyılda bulunabilen bu maddelerin tamamının, bu zehir deposu sigaranın içinde olabileceğini, tasdik etmek zorunda kalacaksınız.

           Sigara içerisinde bulunduğu ifade edilen zehirli ve kanserojen maddelerden bazıları şunlardır:

           Gaz odalarında kullanılan zehir: Hidrojen Siyanür   
           Kanserojen madde: Dretan, Toluidin, Piren 
           Tüp gaz olarak ocaklarda kullanılan: Bütan
           Akü metali olarak kullanılan: Kadmiyum 
           Egzos gazından çıkan: Karbonmonoksit
           Kanserojen etkili olan: Polonyum- 210
           Boya çözücü madde olan Tiner: Toluen
           Füze yakıtı olarak kullanılan: Metanol 
           Tuvalet temizleyici madde: Amonyak
           Radyasyon etkisi bulunan: Radon
           Bağımlılık yapıcı madde: Nikotin
           Böcek öldürücü ilaç: DDT 
           Boya sökücü: Aseton
           Boya maddesi: Fenol
           Fare zehiri: Arsenik
           Güve ilacı: Naftalin

           Ayrıca 3984 zehirli madde olmak üzere 4000 civarında zehirli ve kanserojen maddelerdir.
 
           Sigara, ilmin ve teknolojinin gelişmediği zamanlarda içildiğinde, zararlarını ortaya koyacak bir veri bulunmamaktaydı. Zararlarını çoğu insanlar bilmemekteydi. Kanserin bilinmediği zamanlarda çıkan bir kısım urların sebeplerini, herkes başka türlü izahlarla geçiştirirlerdi. Gelişmeler sonucu, kanserin en önde gelen sebeplerinden birinin, sigara olduğunun ifade edilmesi, ilmi çalışmaların hızlandığı son zamanlara rastlamaktadır.

           Yazılı ve görsel medyanın imkanları insanların uyarılmaları için müsaittir. Bu konularda uyarıların tüm medya kuruluşlarında, sürekli yapılmasının, insanlarımızın kirletici/ hastalık yapıcı etkenlerden uzak durmaları için uyarılmalarına, yardımcı olunmasını kolaylaştırıcı, etkisi bulunmaktadır.

           Her taraf kanser etkenleriyle kirlenmiştir. Her yerde kanser etkenlerini yemekte; her yerde kanser etkenlerini solumaktayız. Yanlış değil. Doğru. Bu doğrulardan hareketle, mümkün olabildiğince, kanser edici unsurlardan uzak durmaya çalışmalı ve bu konuda herkes birbirini uyarmalıdır.

           İnsanlığın yok edilmesinde, bir an önce mezarların doldurulmasında, kanser yapıcı etkenlerin başında, sigara gelmektedir. Bilindiği üzere, henüz bir/ iki sene öncesinde, akciğer kanseri olanların %80’inin sigara içtikleri yazılıp çizilirken ve bu oran araştırma raporlarına girerken; bu günlerde akciğer kanseri hastalarının %95’inin sigara içtikleri yazılmaya başlanmıştır. Bunun anlamı açık şekliyle, akciğer kanserine yakalananların %95’inin sigara içmesinin tesadüf olmadığı, bu etkenin mutlaka insanların hayatından çıkarılmasının zorunlu olduğu, açıkça ortaya konulmuş; insanların bu kanser edici etkenden, mümkün olduğunca uzak durmalarının kaçınılmaz olduğunu gündeme getirmiştir.

           İlim adamlarının bu kadar korkutucu, ürkütücü konuşmalarından amaç, bizleri kanser edici etkenlerden uzak tutmaktır. Bazı kimselerin iddia ettiği gibi, insanların yanlışlardan dönmeleri için şiddetle ve dehşetle hadiselerin üzerine gidilmesi/ şiddetle ve dehşetle ifade edilmesi, insanların kötü alışkanlıklardan uzaklaştırılmaları için bir taktik olduğu yolunda yorumlar yapılmasını gündeme getirmektedir. Anlatımların korkutucu olmasından kasıt, anlatan kimsenin, karşısında bulunanlara, işin vahametinin boyutlarının anlatımında, “artık yeter, vazgeç” anlamını, dinleyenlerin çıkarabilmelerini kolaylaştırıcı olacağı düşüncesidir. Bunun bu şekilde değerlendirilerek; ikaz edenlerin “tu kaka” edilmemeleri gerekir. Neticede, ikaz edilenlerin uyanmalarının zamanının geldiğinin ifade edildiğini söyleyebileceğimizi, herkesin anlamasının gerektiğidir.

           Kanser yapıcı etkenler devamlı sayılıp dökülmektedir. Televizyonların yaygınlaşması ile, herkesin her şeyden haberdar oldukları kanaati ile, “ben bilmiyordum” diyebilecek hiç kimsenin kalmadığı kanaatine varabiliriz. Ancak bu ikazlardan nasibi olanlar, kısmetleri kadarını alabilmektedirler. Bir kısmımız derhal harekete geçerek, kanserin ana sebepleri olan stresten uzak kalmaya özen gösterdiğimiz; bağışıklık sistemlerimizin kuvvetlendirilmesi yönünde tedbirler almaya başladığımız; yediklerimize ve içtiklerimize dikkat eder hale geldiğimiz için, ileri tarihlerde, sağlıklı kalabileceklerinin işaretini verebilmektedirler. Bir kısmımızda, “atın ölümü arpadan olsun” düşüncesinde olduklarından, hiçbir konuda tedbir almadan, uluorta yaşamaya devam etmektedirler. Benzeri konularda akla geliverenleri sıralayalım:

           Bilindiği üzere, yanık tüm yiyeceklerde kanserojen etkinin olduğu ilmen sabittir. Peki! Herkesin bildiği “yanık ve küflü ekmek yemeyiniz” Hadis-i Şerifi’ne itibar etmemenin neticesinde, yanık ekmekleri, börekleri, kebapları, pideleri her gün yiyen insanlarımıza ne yapabiliriz? Elden ne gelir? Burada akla gelen:

           “Kendi düşen ağlamaz.”  Atasözümüzdür. Evet! İnsanlarımızın, yazılanlar/ söylenilenler çerçevesinde, yanlış yaşam tarzları/ ilim adamlarının ikazlarına uymamaları sonucu, pervasızca kanserojen etkileri bilinen gıdalardan uzak durmamaları neticesinde, “kendim ettim; kendim buldum” demeleri mukadderdir. Hal böyle olunca, diyebiliriz ki:

           Kanser bize yanık ekmek kadar yakındır.
           Kanser bize yanık kebaplar kadar yakındır.
           Kanser bize yanık pideler kadar yakındır.

           Bu yanık gıdalardan uzak durulması, açıkça görüldüğü gibi kendi elimizdedir. Yanık gıdaları tüketmekle, uzaklaştırmak istemediğimiz kanserojen etkenler çerçevesinde, tedbirimizi almıyorsak; kanser bize bu kadar yakındır.

           İlim adamlarının yaptıkları araştırmalar çerçevesinde, 4000 çeşit kanserojen etkenin bulunduğunun bilindiği halde, sigaranın içilmesinin makul ve mantıklı bir izahı/ açıklaması olabilir mi? Elbette olamaz. Zira içilmesinde hiçbir menfaatinizin olmadığı, bilakis vücudunuza zarar veren bir maddenin, içilmesinin mantığı olamaz. İçilirse; kanser, içenlere bu kadar yakındır.

           Bunun yanında maddi yönden kayıpların hesaplanması dahi, bu kadar aç insanın bulunduğu dünyada, havaya savrulan, birkaç çekimlik duman için harcanan bunca paraların mantıklı bir açıklaması olamaz.

           Bunların yanında İslam dininin hükümleri çerçevesinde, bünyeye verdiği zarar sebebi ile, sigara içmenin “haram” hükmünde olması sonucu, kesin olarak yasaklanmış/ haram maddeler arasına sokulması gerekir. Geçmişte haram hükmü verilmemiş olsa da, ilmi araştırmaların bulguları neticesinde, çoğu din âlimi, sigara içmenin haram olduğu konusunda hem fikir olduklarını beyan etmektedirler. Bu çerçevede bir Müslüman'ın sigara içmesinin mantıklı açıklaması olamaz. İçiyorsa, kanser bu kadar yakındır.

           Bunların yanında, adalet duygusu çerçevesinde, kendisinin ihtiyacı saydığı sigaranın günlük maliyeti kadar parayı, eşine, çocuklarına veremeyen kimsenin, yine de adalet duygusunu hiçe sayarak içmesi halinde, kanser bu kimseye, bu kadar yakındır.

           Gıdalarımızda çoğunlukla bulunan katkı maddelerinin kanserojen etkilerinin göz önüne alınması durumunda, bu maddelerle kirlenmiş olduğu bilinen maddeleri tüketmekten kaçınmayan insanlarımızın, bu hareketlerinin mantıklı bir izahı olamayacağı gibi, bu kimselere kanser bu kadar yakındır.

           Evlerimize yaptırdığımız, solvent yüklü suntalardan yapılma, gardrop v.s.’nin yatak odalarımızda, her gün ve gece saatlerce, kullanmamız boyunca da yıllarca etkisi altında tutan kokusu dikkate alındığında, bu zararlı etkenlerini bile bile bunları kullanmaya devam eden bizlere, kanser bu kadar yakındır.

           Örneklerini bu işin ilmini yapan hocalarımızdan fazlası ile duyduğumuz, o kadar çok etken vardır ki, bunları saf dışı bırakarak, yaşantımızın her safhasında uyanık olmamız, kanserojen etkili malzemelerden uzak durmamız, sağlığımız açısından önem arz eder. Şayet uzak duramıyorsak; kanser bize bu kadar yakındır.

           Sağlığınız daim olsun.

           Saygılarımla… 09.07.2010

           ETİKETLER: Kanser Üreten Katkı Maddeleri, Gıdalarda Kanserojen Etkenler, Kanserojen Malzemeleri Kullanma Riskleri, Kansere Karşı Hassasiyet, Kanserojen Maddeler İhtiva Eden Gıdalara Hassasiyet, Gıda Denetimleri Yetersizliği, Gıda Denetimlerinin Katkı Maddelerinin Düzenlenmesi Açısından Önemi,

           
99
Dünyadan Haberler / OPEN LETTER TO GEERT WILDERS! OPEN BRIEF AAN DE HEER GEERT WIDERS!
« Son İleti Gönderen: is Aralık 09, 2009, 11:54:41 ÖÖ »
OPEN LETTER TO GEERT WILDERS!
GEERT WILDERS' E AÇIK MEKTUP!
OPEN BRIEF AAN DE HEER GEERT WILDERS!


           Sayın Geert Wilders, Türk Atasözlerinden örneklerimiz çoktur:

           “Güneş balçıkla sıvanmaz.”

           “Altın yere düşmekle pul olmaz.”

           “Meyveli ağaç, taşlanır.”

           “Açtırma kutuyu; söyletme kötüyü.”

           “Keskin sirke, küpüne zarardır.”

           “Söz gümüşse, sükût altındır.”

           “Söz bilirsen söz söyle, sana âlim desinler, Söz bilmezsen, susta, seni adam bilsinler.”

           Atasözlerimiz, biz insanlara çok şeyler anlatırlar.
           Kısadırlar; ancak özlüdürler.
           Kısacık bir cümlede; koca bir hayat gizlerler.
           Dünyâyı anlamak için birebirdirler.
           İnsanca yaşamanın anlaşılması için söylenirler.

           Sizler medenî batı dünyasının temsilcileri olarak, elde tuttuğunuz siyâsî güçlerinizin değerini bilmeyecek kadar insanî değerlerden uzak olamazsınız. Buna inanmak istemem. Bu değerlerden uzak olduğunuz kadar da, milletine karşı büyük bir kötülüğün tohumlarını atarak, gelecek nesillere kan ve gözyaşından oluşan bir devlet bırakmak isteyen, bir insan da olamazsınız. Zira hiçbir dünyalık değer, insanları kırmaya, insanların kutsal bildiklerini karalamaya, tahkir ve tezyif etmeye değmez. Zannederim okumamışsınızdır. Türkiye Cumhûriyeti tarihine damgasını vuran komutanlarımızdan, Mustafa Kemal Atatürk’ ün, “Muzaffer Komutan” olarak düşmandan temizlediği şehrimize girerken, Hükûmet Konağı girişine serilen, istilâcı düşman bayrağını yerden kaldırtmış ve:

           “Bayrak milletlerin şerefidir. Ayaklar altına alınamaz.” Demiştir.

           Anladığınızı umarım Sayın Geert Wilders.

           İnsanların Bayrakları Kutsaldır.

           İnsanların Vatanları Kutsaldır.

           İnsanların Sınırları Kutsaldır.

           İnsanların Namusları Kutsaldır.

           İnsanların Dinleri Kutsaldır. İlâveten:

           Biz Türklerin Atları, Avratları ve Silâhları Kutsaldır.

           Tüm bu kutsallara saldıranlar, karşılarında o milletin, o memleketin, o ailenin fertlerini bulurlar.

           Sizin kutsal değerlerinize saldırı olursa, tüm Hollanda’ yı nasıl karşılarında bulurlarsa; siz de saldırırsanız, tüm Müslümanları karşınızda bulursunuz. Bu hareket, en doğal insanî tavırlardandır.

           “Etki, karşısında tepkiyi buldurur.

           “Rüzgâr ekilirse; fırtına biçilir.”

           Siz, Müslümanlık hakkında en ufak(kırıntı hâlinde dahi olsa) bilgisi olmayan bir siyâsîsiniz. Bunu anlamamak mümkün değildir. Kendi milletine karşı sorumluluklarının sınırlarını bilmeden yaşayan bir kimse olamazsınız. İlme irfâna, hayatın gerçeklerine, birazcık saygınız varsa; Müslümanların kimler olduğunu, Müslümanların hayat tarzlarının ne olduğunu, cihanşümûl bir dinin mensupları olan Müslümanların diğer dinlerin mensuplarına, hattâ dinsizlere, puta tapanlara, mecûzîlere(ateşe tapanlara) dahi ne gözle baktıklarını, öğreniniz/ öğrenmeye çalışınız. Zîra şu Atasözümüz, size ders verecek kadar güzeldir:

           “Bilmemek ayıp değil; öğrenmemek ayıptır.” 

           Peygamberimiz Hazreti Muhammed(S.A.V.) bir Hadîs- i Şerîfinde:

           “Arap’ ın, Arap olmayana üstünlüğü yoktur; takvâdan(Allah’ a bağlılıktan) gayri” buyurmaktadır. Bu Hadîs-i Şerîfin ne anlama geldiğini öğrenmiş olsaydınız; Sayın Geert Wilders, Müslümanların Mukaddes bildikleri Peygamberleri olan “Hazreti Muhammed’ in ellerini öpemediğiniz için üzülür; O’ nun dönemine yetişemediğiniz için hayıflanırdınız.” Müslümanların Mukaddes Kitapları olan Kur’ân- ı Kerîm’ inden bir kırıntı dahi olsa, bilginizin olmadığını ortaya koyan bir kimse olarak, size gerçekten acıyorum. Hidâyete ermenizi; güzellikleri görmenizi Allah’ tan dualarla niyâz ediyorum.

           Emekli Ziraat Yüksek Mühendisi bir Müslüman kimseyim. Dînî bilgimin, İlâhiyat Profesörleri kadar çok olabileceğini söyleme gafletine düşmeyecek kadar, kendini bilen bir kimse olarak; size dînimin koyduğu genel prensipler çerçevesinde, yaptığınızın çok yanlış olduğunu hatırlatmak isterim.

           Siz iktidara geldiğinizde memleketiniz Hollanda’ yı böyle mi idâre edeceksiniz? Diğer dinlerin mensuplarına, böyle, yanlış gözlerle mi bakacaksınız. İslâmiyet’ te, îman etmiş olmanın beş şartından biri olan, “PEYGAMBERLERE İMAN” şartını nasıl okumamış olabilirsiniz? Müslümanlığa girmenin şartının, tüm Peygamberlere inanmaktan öte, iman etmekten(Allah katında Peygamberliklerini kabul ve tasdik etmekten) geçtiğini nasıl okumamış/ öğrenmemiş olabilirsiniz? Bunu öğrenmek kaç dakikanızı alırdı? Sizin anlayacağınız şekli ile açıklamaya çalışırsam:

           Bir insanın Müslüman olabilmesi için, Âdem Aleyhisselâm’ ı da, Musa Aleyhisselâmı’ da, Îsa Aleyhisselâm’ ı da, Muhammed Aleyhisselâm’ ı da ve bunların arasında gelmiş geçmiş tüm Peygamberleri de diliyle ikrar, kalbiyle tasdik etmesi gerektiğini nasıl okumamış/ öğrenmemiş olabilirsiniz? Sizin karşınıza aldığınız Müslümanlardan, Îsa Aleyhisselâm’ a inanmayan bir insanın, Müslüman olması söz konusu olamaz. Bu benim değil; tüm Kâinatın Yaratıcısı olan Allah(C.C.)’ ın emridir. Müslüman olunabilmesi için, Allah(C.C.)’ ın koyduğu bir emirdir. 

           Siz, memleketiniz olan Hollanda’ nın idâresine tâlip olmak üzere yola çıkmış bir kimse olarak, yanlış yollara girmeden:
           
           -Müslümanlık nedir?
           -Müslüman kimdir?
           -Müslümanların hayat felsefeleri nelerdir? Sorularının cevaplarını arayıp; soruşturarak siyasî hayatınıza başlamış olsanız ne kadar isâbetli bir karar almış olurdunuz? Bunu bilebilseydiniz ne güzel bir Hollanda siyâsetçisi olurdunuz? Bunu öğrenmek fazla zamanınızı da almayacaktı.

           Şimdi size sorsalar:

           -Sayın Geert Wilders, Müslümanlıkta insanların inançları ne olursa olsun, kendi inançlarından olmayanlara ne gözle bakarlar?

           Siz bu soruyu Kur’ ân- ı Kerîm' in Âyetlerinden öğrendiğiniz şekliyle, soru soranlara, şu cümlelerle anlatırdınız:

           -“Müslümanlıkta kim neye inanırsa inansın, onlara ancak, "emri bil mâ’ ruf ve nehyi anil münker"(iyiliği emredip; kötülüklerden sakındırmak) ile vazifeli olmalarının, Kutsal Kitapları olan Kur' ân- ı Kerîm ile emredildiğini;

           -İnançları ne olursa olsun, diğer inanç sahiplerine, kötü söz söylemenin, onlara hakaret etmenin dahi yasaklandığını” söylemeniz gerekirdi.

           -Müslümanlık hakkında biraz bilginiz olsaydı, bu şekilde cevaplamanız gerekirdi. 

           Müslümanlığın Kutsal Kitabı Kur’ ân- ı Kerîm’ de Âyetlerle sâbit olan o kadar çok kural konulmuştur ki, Müslüman devlet adamları, hiçbir devirde bu Âyet- i Kerîmelerin hükümlerini göz ardı etmemiş; edememişlerdir. Zîra Allah’ a olan inançlarının gereği budur. Âyet’ i Kerime’ lerle konulan kurallar ışığında; Bizans imparatorluğunu yıkan, yüce Hâkan Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’ u fethettiğinde:

           “Çocuklara, kadınlara, yaşlılara, din adamlarına, silâhsız, kılıç çekmeyen insanlara dokunulmayacaktır” fermânıyla, tüm Müslüman Osmanlı Askerlerine, Müslümanlığın güzelliklerini taşıyan bu fermanını duyurmuştur. Bugün bile bu güzel ferman hükmünün yaşandığını, İstanbul’ da tüm dinlerin mâbetlerinin, Havra/ Kilise/ Câmilerin bir arada bulunduğunu, söylemeye gerek bile yoktur. İşte bu hoşgörü âbidesi mâbetlerin, bir arada bulunmalarının hikmeti, fermanı çıkaran Fatih Sultan Mehmed Han’ ın Müslümanlığının bir gereği olduğunu görmemeye imkân var mıdır? Bu ferman hükmünün, Müslümanların hoşgörü sınırlarını, ne muhteşem ölçülerde çizdiğini, ispat etmeye gerek bile olmadığını, göremiyor musunuz, Sayın Geert Wilders?

           İslâm ülkelerini ele geçiren kaç Avrupa Devletinde bu şekilde bir kural konularak, fethedilen İslâm Ülkelerinde yürürlüğe konulmuştur? Hatırlayamazsınız elbette. Çünkü yoktur. Zaptedilen İslâm ülkelerinde kan oluk oluk akıtılmıştır.

           Tarihten hangi birini size örnek olarak vereyim? O kadar çoktur ki, yapılan katliamlar o kadar fazladır ki, saymakla bitmez. Bu mudur medeniyet? Bu mudur insanlık? Bu mudur insana saygı? Bu mudur adalet duygusu? Bu mudur dînî kurallar?

           Hiçte hakkınız olmadan yaptığınız saldırıların, Müslümanları incittiğini hesaplayamayacak kadar câhil bir kimse olmadığınıza göre, kasıtlı olarak bu çomağı, arı kovanına sokmaktasınız. Başkalarının dinlerine dil uzatmayı, hakareti mârifet mi sayıyorsunuz?

           Siz zannediyor musunuz ki, İslâm’ a saldırılarla oylarınızı artıracak; Hollanda’ nın tek kişilik milletvekilliğinden, iktidara ortak olacak kadar oy potansiyeline ulaşacaksınız?

           Siz zannediyor musunuz ki, Hollandalıların çoğunluğu diğer dinlere saygısızdır.

           Siz zannediyor musunuz ki, bu şekilde dînî konular vasıtasıyla insanlara saldırmanın prim yaparak iktidarı elde edebileceksiniz?

           Siz zannediyor musunuz ki, akl-ı selîm sâhibi birçok Hollandalı size oy verecek; “kin ve nefretlerle bizleri idâre ediniz” diyeceklerdir?

           Siz zannediyor musunuz ki, insanların inançlarına saygı duymayan, başkalarının dinlerine saldıran bir fanatiği iş başına Hollanda halkı getirecektir? Hayır! Sizi iktidara getireceklerini hiç zannetmiyorum.

           Aksini düşünseydim, o zaman sizin gibi, başka dinlere saygısız olmanın mârifet olduğunu; insanlara düşmanlık beslemenin, sevgisiz, hoşgörüsüz, despot kimselere güzel bir hayat sunduğunu, yazmak zorunda kalırdım. Her devirde aksi görülmüştür. Bundan sonra da hep aksi görülecektir. Tüm insanlık tarihi de, despotlukların, hoşgörüsüzlüğün, tarih sayfalarına gömüldüğünün örnekleriyle doludur.

           Sizin yanlış değerlendirip; Allah’ ın gazâbına duçar olmanızın mukadder olduğunu bildiğimi ifâde ediyor ve size:

           “İNANDIĞINIZ TANRINIZA TÖVBE EDİNİZ! MÜSLÜMANLARDAN ÖZÜR DİLEYİNİZ! ZÎRA İSLÂMİYETİN İNANÇ FELSEFESİNDE, NE KADAR KÖTÜ OLSA DA, İNSANLARIN, ALLAH’ TAN BAĞIŞLANMA İSTEYEREK, YANLIŞLARINI BİR DAHA YAPMAMAK ÜZERE, TÖVBE DİLEMESİ DURUMUNDA, AFFEDİLECEĞİNİN YER ALDIĞINI” hatırlatırım. Bunu bir insanlık vazîfesi olarak kabul ettiğim için, size, bu "AÇIK MEKTUBUMU" yazıyorum.

           Hazreti Muhammed(S.A.V.)’ in şu Hadîs- i Şerîf' i insanlara zulmedenlerin durumlarını ne güzel anlatır:

           “ZULM İLE ÂBÂD OLANIN, SONU BERBÂD OLUR.”

           Eminim ki, siz marjinal bir parti başkanı olarak kalmak istemezsiniz. Sonunuz berbâd olmadan, akl-ı selîm sâhibi Hollandalı' ların da takdir edecekleri gibi, Müslümanlardan özür dileyiniz.

           Hollandalı' ların çoğunluğunun her din mensubu kimselere saygı duyacaklarına inanıyorum. Nereden bildiğimi sorunuz. Cevaplayayım:

           -Hiç bir akıl sâhibi insan, bir başka insanın, dînî kurallara bağlılığından dolayı onu kınamaz. Kınanmasına göz yummaz. Zira o zaman bu tür insanlar, insanlıklarını kaybetmiş olurlar. Bunu da hiçbir Hollandalı yapmayacaktır.   

           Hayır! Siz zannetseniz de ben zannetmiyorum. Sizin inanç derecenizi ya da inançsızlığınızın olup olmadığını bilmiyorum. Ancak sizin bir zaman sonra, aklınızı başınıza topladığınızda:

           “İnsanların mukaddesatlarına saldırmanın ne kadar hatâlı olduğunun farkına vardım” diyebileceğinizi biliyorum. Buna inanarak yazıyorum.

           Sayın Geert Wilders, insanların canını yakmayınız! İnsanların mukaddes bildiklerine saldırıldığında canlarının yandığını biliniz. Zira Atasözümüzdür:

           “Canı yanan eşek atı geçer.”

           İnsanların dînî duygularına saldırıyla iktidar olmak istemenizin yanlışlığını, vakit geçmeden idrak ederek; yanlış tutumlarınızdan dönünüz. İnsanların, kim olursa olsun, dinlerine dokunmayınız. İnsanların mukaddes bildiklerini hafife almayınız. Zira sizin farkında olmadığınız bir konuyu bildireyim de, haklı mıyım, haksız mıyım kendiniz karar veriniz.

           Bildiğiniz üzere Boşnakları Avrupa’ nın göbeğinden söküp atma deklârasyonunu imzalayanların plânları doğrultusunda, saldırılarına başlayan Sırplara karşı savaşmaya çalışan 5.000 Boşnak Mücâhit vardı. Harbin sonlarına doğru bu sayının 100.00’ lere ulaştığını, siz hiç araştırdınız mı? Araştırınız. Boşnak Mücâhitlere ülkemizden gönderildiği, (televizyonlardan Bosna’ ya gönderildiği) bildirilen 250.000 çift asker postalının, kaç Boşnak Mücâhit olduğu hakkında size bir bilgi vereceğini göreceksiniz.

           İnsanlığınızın sınırlarını, dini duygulara saldırarak, aşma gafletine düşmeyiniz!

           Oylarınız değerinizle eşdeğer olsun. Hollanda’ nın mutluluğuna limon sıkacaklara, siz siyâsiler karşı koyunuz. Mutsuz toplulukların oluşumuna sebep olmayınız.

           Sağlıklarınız bol, inancınız kavi olsun.
100
Gıda Mevzuatı / MESLEK TAASSUBU
« Son İleti Gönderen: is Kasım 24, 2009, 02:32:16 ÖS »
MESLEK TAASSUBU

           Mesleklerin taassubunun nelere mal olduğunun görüntüsünü herkes çevresinde örnekleriyle görebilir. Futbol fanatikliğinin ne kadar yanlış olduğunu, sporcu ruhuna sahip herkes, genci ihtiyarı, bilir. Ancak yine de, karşı takımdan olanlara düşman gözü ile bakanların bulunabildiğini de inkar edemezler. Meslek taassubunun yanlış olduğunu takdir edenlerin bir kısmının, meslek taassubuyla hareket ettiklerini görmek, memleketimiz adına üzüntü verici bir görüntüdür. Bir siteye yazdığım yorumu, sitedeki hata nedeniyle göndermem mümkün olmadı. Ancak buradan "meslek taassubu" adıyla siz okuyucularımıza ulaştırmamın faydalı olacağı kanaatimle bu satırları ilave ederek aynen, aşağıya kopyaladım. Taassuba dalmadan güzel günlere dileklerimle...

           "Veteriner Hekimlik" adı üzerinde, hekimlik mesleğinin hayvanların sağlık ve sıhhatleriyle ilgili bölümü olmakla; en değerli gıdamız olan hayvansal proteinlerin insanlarımıza ulaştırılmasında, sağlıklı et ve et ürünleri üretilebilmesi için, sağlıklı hayvan popülasyonlarının yetiştirilmesi olduğu konusunda, siz veteriner hekimlerimizin, zannediyorum, hiçbir itirazı olamaz. Ancak “meslek taassubu” denilen ve memleketimizin kalkınmasına engel olabilecek kadar zararlı olan, bu, yanlış düşünce tarzına, sizde, bu yazınızla battığınızın görüntüsünü vermektesiniz. Çekişme o hale getirilmektedir ki, size, “gıdanın/ ziraatın mühendisliği olur mu” dedirtmekte; böylece sizin de taassuba batmanıza sebep olmaktadır.

           “Ne sağlığın ne Gıdanın nede Halk sağlığının mühendisi olmaz” ifadesini kullanmışsınız.

           Her şeyin mühendisliği olur. Demirin/ kömürün/ patatesin/ domatesin/ taşın/ toprağın/ binanın/ köprünün/ uçağın/ makinenin mühendisliği olur. Mühendislik, konusunda bilgi sahibi olarak fakültelerin bazılarından mezun olanlara verilen bir ifadedir. Herhangi bir konuda uzmanlaşarak mühendis sıfatını almaya insanların neden bu kadar takıldıklarına anlam veremiyorum. Bu kelime üzerinde bu kadar durmanın ne önemi var diyerek, meslek hayatımı 30 yıl devletin çeşitli gıda işletmelerinde ve genel olarak gıda konusunda çalışmış bir Ziraat Yüksek Mühendisiyim. Asıl tartışılması gereken, kişilerin, mühendis sıfatıyla, o titrin gereğini yerine getirip getiremediği olmalıdır.

           Meslek taassubunun ne boyutlarda olduğunu açıklamaya gerek yoktur. Meslek taassubuyla, insanlar birbirlerinin gözlerini oyarcasına, iş kollarına müdahale ettikleri içindir ki, meslek taassubu, gözleri kör etmekte, kendi yanlışlarının farkına varmalarına bile engel olmaktadır. Her meslek kendi iş kolunda görevlerini yerine getirmelidir. İş kollarının sınırları bellidir. Bu nedenle mesleklerin birbirlerine müdahalesi söz konusu olmamalıdır. Mesleklerin birbirlerine müdahaleleri, mesleki taassubun en güzel örneklerindendir. Her mesleğin sınırları başlangıçta belirlenmiştir. Başlangıçta birbirlerine müdahale de söz konusu değildir. Ancak daha sonra, mesleki menfaatlerin ön plana çıkması; her meslek grubunun kendi meslektaşlarının menfaatlerini koruma içgüdüsüyle hareketleri sonucunda, “meslek taassubu” gündeme gelmiştir.

           Ziraat mühendisleri ziraatla uğraşmaya kanalize edilmelidirler. Memleketimizde, zararlıların meyve ve sebzelere verdikleri zararlardan, ilgili ziraat mühendisleri sorumludur. Verimsiz yetiştiriciliğin sorumluları yine ilgili ziraat mühendisleri olmalıdır. Ziraat mühendisliği ziraatın her kolunda ihtisaslaşmayı öngörür. Gıda Mühendisliği bölümleri/ fakülteleri açılıncaya kadar, ziraat fakültelerindeki bölümlerden gıda bölümü mezunu mühendislerin mezuniyetleri normal karşılanabilir. Gıda mühendisliği ihdas edilip, gıda fakültelerinden gıda mühendisleri mezun olduktan sonra, ziraat mühendislerinin gıdadan çekilmesi, ziraatın hangi kolunda ihtisas yapmış/ uzmanlaşmışlarsa, o yönde çalıştırılmaları arzu edilir. İşin normali de budur.

           Gıdaların sağlıklı üretilmesinden gıda mühendisleri sorumludur. Memleketimizde israf edilen gıdaların en aza indirilmesi, gıdaların insanlarımıza en uygun, hijyenik şartlarda ve hesaplı olarak ulaştırılmasından, yine gıda mühendisleri sorumludurlar.

           Hayvanlarımızın yetiştirilmesinden zooteknistler sorumludur. Besiciliğin, genel anlamda, hayvancılığın geliştirilmesi, zooteknistlerin sorumluluğundadır.

           Hayvanlarımızın koruyucu hekimliğinden, hastalandıklarında tedavilerinden veteriner hekimlerimiz sorumludur. Aşılanmalarının mükemmele ulaştırılarak, yüzlerce trilyon liraların kaybolmasının önlenmesinden veteriner hekimlerimiz sorumludurlar. Bir ziraat mühendisinin hayvan hastalıklarına, veteriner hekimler yerine müdahale etmesi ne kadar yanlış bir zihniyetin ürünü ise; aynı şekilde gıda mühendisliğinin görevleri arasında bulunan gıda üretiminden veteriner hekimlerin sorumlu olmalarının istenmesi de o kadar yanlış zihniyetin ürünüdür. Bunun tartışmasını bile, memleketimizin gelişmesine vurulan bir darbe olarak görmekteyim.

           “HERKES KENDİ GÖREVLERİNİN BİLİNCİNDE, GÖREVLERİNİN SINIRLARI İÇİNDE KALMALIDIR.”

           Futbol takımlarının tutulması başarıldı. Futbol takımlarını tutanlar, şahit olduğumuz üzere, karşı takımın taraftarlarının hayatlarına kastedecek kadar fanatik hale getirilmişlerdir. Mesleklerde bu fanatikliğin gündeme gelmemesi, vatan millet adına en büyük arzumdur.

           Saygılarımla…" 24.11.2009- 23:17

           ETİKETLER: Taassup; Mesleki Ahlak; Mesleklerde Etik Kurallar; Başkalarını Haksız Tenkit; Mesleki Çekişmeler; Meslektaşların Birbirini Çekememeleri; Diğer Mesleklerden Olanlara Saldırı; Egoistlik; Benlik; Bencillik
Sayfa: 1 ... 8 9 [10]