Gönderen Konu: ATASÖZLERİMİZ/ VECİZELER/ GÜZEL SÖZLER/ TEKERLEMELER (1)  (Okunma sayısı 110358 defa)

is

  • Ziyaretçi
ATASÖZLERİMİZ/ VECİZELER/ GÜZEL SÖZLER/ TEKERLEMELER(1)

           Söz gümüşse, sükût altındır.

           Sükût/ susma/ sessiz kalma, insanların en fazla zorlandığı hareket tarzlarından biridir. Herkes bilmektedir ki, susmak o kadar kolay bir hareket tarzı değildir. İnsanların susması için, bu konuyu ciddi olarak ele alıp; bir eğiticinin elinde eğitilen öğrenciler gibi, titiz, dikkatli, sabırla örülerek, neticeye ulaştıracak tarzda eğitimden geçerek elde edilebilecek bir hareket tarzının kazanılması gerekir. Susmanın güzelliğini ifade eden birçok atasözümüz aşağıda açıklanmıştır. Susarak güzelliklere ulaşmaktan daha güzel ne olabilir ki?   

*-*-*-

           Söz bilirsen söz söyle; sözünden ibret alsınlar.
           Söz bilmezsen susta, seni bir adam sansınlar.


           Bu iki güzel cümlede, açıkça görüldüğü gibi, yukarıda verilen "söz gümüşse; sükût altındır" sözünü destekleyici bir anlam yatmaktadır. İnsanların bildiklerini ifade etmeleri, bilmeyenlere öğretmeleri, güzel bir davranıştır. Ancak, konuşmuş olmak için, insanların sabırlarını taşırırcasına konuşmanın da, kimseye faydası yoktur. Bilakis, konuşanın boş olduğunun anlaşılmasından başka bir işe yaramadığı açıkça bilinmelidir.

           Bu nedenle, bilgisi olmadığı konularda da konuşmaya çalışan insan örneklerini, yaşadığımız her ortamda görebiliriz. Bu örneklerin bol miktarda bulunmasına karşılık, bu örneklerden aldıkları ibretlik derslerle, kendilerini düzelten kimselerin az olması da düşündürücüdür. Çoğunlukla insanların, konuştuklarında, karşılarında onları dinleyenlerin bu konuşmalardan rahatsızlık duyduklarını görememeleri gibi bir hatânın içinde olduklarını söylersek; pek de abartmış sayılmayız.

           Tavsiyemiz odur ki, hiç kimse, “yalnızca konuşmuş olmak için konuşmak” düsturunu kendisine örnek almasın. 

*-*-*-

           Söz söyleme, dilsiz desinler.
           Az konuş, alim bilsinler.


           İnsanların, çok konuşmanın bir meziyet olmadığını bilmeleri, onları çok konuşmaktan, mutlaka, alıkoyar. Bazı kimselerin, ulu orta, durmadan konuşmalarını engeller. Çok konuşmanın, insanların egosunun baskın olmasından kaynaklandığı, ilim adamlarınca da ifade edilmektedir.

           Yukarıdaki ilk cümlede, söz söylememenin dilsizlik gibi görülmesi; ikinci cümlede az konuşmanın âlimliğe işaret etmesi konusunda, herkesin ayrı düşünceleri olabilir.

           Ancak çok konuşan kişinin, hatalar da yapabileceği düşüncesiyle, insanların az konuşmaya dâvet edilmesinin anlamını, ikinci cümledeki, az konuşmanın âlim olmaya işaret ettiğinin söylenmesiyle, mânâ tamamlanmaktadır. Diğer bir deyişle, birinci cümledeki, sessizliğe dâvetin mânâsı, ikinci cümlede açıklanmış olmaktadır.   

*-*-*-

           Çok konuşanın palavrası çok olur.
           Az konuşanın yanılması yok olur.


          Açıkça bilinmelidir ki, konuşmanın da bir sınırı vardır. Hiç kimseye söz hakkı vermeden, durmadan konuşan bir kimse, dolaylı olarak karşısında bulunanları, cahil, bilgisiz yerine koymakta olduğunu dolaylı olarak anlatmak istemektedir. Bir sohbet yapılacak ise, karşılıklı konuşarak yapılmalıdır. Bir kimsenin dostları ile sohbette olmasının tek kuralı karşılıklı sohbet edilmesidir. Tek taraflı yapılan sohbet, sohbet olmaktan çıkarak; fikirlerin karşı tarafa kabul ettirilmesi, ya da karşısındaki kimselerin fikren yok sayılması formuna dönüşür. Palavracıların az konuşmaları halinde, daha az palavra atacaklarının bilinmesi, palavra atmalarını da azaltır.

           Genel olarak çok konuşan palavracı kimselere, “o değil” den, tarafsız bir gözle baktığımızda, yüksekten atılan yalan sözlerin/ palavraların(herhangi bir konuda gerçeğe aykırı, uydurma söz veya haberlerin) aralara sıkıştığı; bu palavralara konuşan kimsenin de, zaman zaman yüz ifadesinden tespit edilebildiği şekliyle inanmadığı, görülebilmektedir. Herkesin tespit ettiği anlar olmuştur. Palavracının konuşmasını yaparken, söylediği yalan sözlerde, hafiften gülümseyerek, etrafındakileri süzmeleri; palavralarının etkisini, yanında bulunanların yüz ifadelerinden anlama gayretlerinin tezahürü olarak ortaya çıkabilir. Elbette palavracı, bu yüz ifadesini takınırken, karşısında bulunan dinleyicilerin attığı palavralara tepkilerinin, o an için farkında olmayabilir. Bunu çevresindeki dikkatli kimseler anlayabilirler. Açıkça ifade edersek; yalan konuşan, palavra atan kimseler, kendilerini yüz ifadeleri ile ele verirler. Ancak bunun farkında olmadıklarının da farkında değillerdir.

           Genel olarak oyuncu/ numaracı/ yalancı kimseler, kendilerini çok akıllı zannederler. Kendilerinin akıllı olduklarını zannettikleri için de, başkalarını kandırıp aldatabileceklerini vehmeden kimseler olarak yaşantılarını devam ettirmekten geri duramazlar.

           Palavracı olmak, yalan sözleri abartarak anlatmak, herkesin kabullenebileceği bir yaşam biçimi değildir. Zor olan doğru konuşmaktır. Bu da insanların karakterleriyle biçimlenmiş bir hayat tarzı olarak karşımıza çıkar. Atasözlerimizin ışığında, az konuşma sanatını kazanmanın güzelliklerini anlamak için, gayretlerimizin tükenmemesi gerekir. Bu gayretlerle, hayatımızın her safhasında, doğrudan ayrılmamayı kendimize şiar edinmeliyiz.

*-*-*-       

           Çok konuşma yalansız;
           Çok para haramsız olmaz.


           Bu sözlerde, önceki satırlarda açıklanan birçok güzel sözlere göre, çok konuşmanın yalansız/ palavrasız olamayacağı ifade edildikten sonra, konu, çok kazanılan paranın haramsız olamayacağı hükmüne bağlanıyor.

           Doğrudur. İnsanlar para kazanma hırsı ile hareket etmeseler, fazla para kazanmanın yollarını öğrenemedikleri gibi, çok para kazanmanın yollarına da, genel olarak, giremezler. Çok para kazanma esnasında, işin tabiatı gereği, birçok teknik ve idari elemanlarla çalışmak şart olur. Tek başına çalışıp büyük gelirler elde eden kaç kişi görebilirsiniz. Büyük kazançların bulunduğu her firmada/ kuruluşta mutlaka profesyonel elemanların çalıştırılma zorunluluğu vardır. Böyle olunca, para kazanmanın hırsı içerisinde yoğrulmuş olan profesyonel idareciler, paranın kazanılması esnasında, ezilen, yok olan değerleri/ canları göremezler. Daha doğru ifadeyle ve genel olarak “görmezden gelmek” durumundadırlar. Krizle birlikte, çalıştıkları firmalardan milyon dolarlar alan ceo’ların maaşlarının kısılması da gündeme getirilmemiş miydi? Hatırlarsanız, sermayenin hükümrân olduğu devletlerde, ceo’ ların gelirlerinin azaltılması yönünde kararlar alınmıştı.

           Bu kadar acımasızca kazanılmaya çalışılan kazançların altında kalan, rekabete kurban giderek yok olan birçok gerçek/ tüzel kişilerin olduğunu her yerde ve her müessesede görebilirsiniz. Kazanmanın zâlim yönü de bu olsa gerektir.

           İnsanlara düşen görev, “hiç kimsenin hakkını gasp etmeden elde edilmeye çalışılan kazancın büyümemesi için hiçbir sebep yoktur” prensibiyle hareket etmektir. Çalışmanın merkezine, “kul haklarının tam olarak ve zamanında verilmesi” prensibinin oturtulması gerekir. Bu prensipteki müspet düşünce çerçevesinde gayret göstererek, insanlar arasında kaide haline getirilmiş olan menfi düşüncenin, müspete çevrilmesi de sağlanabilecektir. Anlaşılan odur ki, haramsız kazanılan çok paranın istisnâ seviyesine düştüğünü, tatbikatta gördüğümüz an, müspete yönelmenin meyvelerini aldığımız an olacaktır.

*-*-*-   

           Dost sanma! Şanlı vaktinde dost olanı.
           Dost bil! Zor anında yanında olanı.


           İnsanların güzel karakterleri/ huyları içerisinde en yanlış olanı, dostluğu menfaatlerde aramak huyuna sahip olanların karakterleridir. İnsanların dostlarında aradıkları, samimiyet, bağlılık, kıymet bilme, vefalı olma, zor zamanlarında dostlarının yardımına koşma, "dostum" dediği insanların menfaatlerini kendi menfaatlerinden üstün tutma gibi, daha pek çok karakter/ huy çeşidi vardır. Yukarıdaki iki cümlede kastedilen, güzel huylardan uzak yaşayan insanların, dolayısıyla dostluğu menfaat zannedenlerin, dostlarının zor zamanlarında yanlarında olacaklarını düşünmenin, ne kadar yanlış olduğunun, akıllardan çıkarılmaması gerektiğidir.

           Bu düşüncenin ışığında, dostlarımızı seçerken; daha doğrusu, tanıştığımız insanları dost olarak vasıflandırırken; biraz seçici olmamızın şart olduğunu idrak etmeliyiz. Bu güzel sözün içerisinde gizli olan uyarma/ uyandırma görevinin yapıldığı bu sözleri okuyanların, tanıştıkları kimselere, dost diyebilmeleri için, zor günlerinde yanlarında bulunup bulunmadıklarını kontrol etmeleri, ona göre karar vermeleri gerekmektedir. İşin doğrusu da bu değil midir? Zor günümde yanımda olan, benim dertlerimi paylaşan, beni teselli eden kimseden daha yakın kim bulunabilir?

*-*-*-

            Gönül ne kahve ister, ne kahvehane.
            Gönül sohbet ister, kahve bahane.

            Gönül ne çay ister, ne çayhane.
            Gönül sohbet ister, çay bahane.


            İnsanların birbirleri ile sohbet etmeleri bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaçlarının giderilebilmesi için, genel olarak toplu bulunulan kahvehaneler, çayhaneler tercih edilir. Elbette bu yerler, erkeklere uygun olan ortamlardır. Bayanlara, eski zamanlardan beri, bu gibi yerler uygun görülmemiştir. Bugünlerde bayanların sohbetleri için bahanelerine mekan yaptıkları yerler, pastaneler, cafe' ler, pide salonları ya da kebap salonlarıdır. “Gün” bahanesi ile bu yerlerde sohbet etme ihtiyaçlarını arkadaş ve dostları ile gidermektedirler.

            Bu yerlerde, oturup çay/ kahve içmenin altında yatan, aslında, sohbet edilecek kimseleri bulup; çay/ kahve bahanesi ile sohbetlere katılmak; güzel ve faydalı vakit geçirmek, insanlarımızın öncelikli hedeflerindendir.

            Bahse konu olan, eski sohbet yerleri, yeni şekilleriyle oyun oynanan yerler haline dönüşmüş kahvehanelerde bulunanların, sohbet yerine birbirlerinin ceplerine göz dikecek harekette bulunmaları ise; çağımızın getirdiği yanlışların(bilhassa memleketimizde bu böyledir) en zararlılarındandır. Sohbet güzel; birbirinin cebindekine göz dikmek ise yanlışların en büyüğüdür. En kısa zamanda insanların bu yanlışı, açtıkları yeni sohbet mahalleri ile gidermeleri temennimizdir. Kampanyalar şeklinde, bu yerlerin aslî görevlerine döndürülmesi çalışmalarını, bilhassa Belediye Başkanlarımızdan beklemekteyiz.

*-*-*-

            Kısmet ederse bir kişinin işini,
            Mermere bile geçirir dişini.
            Kısmet etmezse bir kişinin işini,
            Muhallebi yerken kırar dişini.


            Bu cümlelerden, bir kimsenin kısmetinde olan ile olmayanın gözler önüne serilmesi amaçlanmıştır. Yaşantımızda bu, her dakika görebildiğimiz bir husustur. Bir kısım insanlar çalışır, çabalarlar; ancak ellerine geçen, yaşamlarını sürdürebilmelerine bile imkân vermeyecek kadar az bir ücret/ gelir olabilir. Bir kısmının ise, işleri hep düzgün gitmekte, sıkıntı görmemektedirler. Bu dört mısra ile ifadesini bulan ve kader çizgisi içerisinde açıklamasını daha iyi yapabileceğimiz bu sözlerin, öncelikle çalışıp hak etme açısından değerlendirilmesi gerekir. İnsanların çalışıp, gayret sarf etmeleri, sonra da, tevekkülle kazandıklarına rıza göstermeleri, biz insanların huzur bularak yaşamamız açısından önem arz eder. Zira herkes çalışma konusunda ideal olan ortamı bulamayabilir. Ya da yeteri kadar gayret göstermeyebilir. Ya da gayreti olsa da, kazancı, beklentisi seviyesinde olmayabilir. Bu konuda insanların sayıları kadar farklı kombinasyonlar olduğunu söyleyebiliriz.

            Kazanamayanların hayatları boyu isyan ederek yaşamaları, ancak ve sadece kendilerine zarar verir. Tevekkül etmenin güzelliği buradadır ve faydası da yine bizleredir. Kazanma konusunda, insanların çalıştıkları işyerlerinin ve işverenlerin de rolleri büyüktür. Hiç, çalışanının hakkını, alnının teri kurumadan veren patron ile, bin dereden su getirerek çalışanının hakkını kesen/ gasp eden patronun çalışanları aynı olur mu? Elbette olmaz. Bu nedenle çalışma ortamımızı ayarlayabileceğimiz, yapımıza uygun işlerde çalışmak üzere gayret göstermemiz de, çalışma gayretimiz kadar önem arz eder.

*-*-*-   

           İçki yiğidi susturur; korkağı coşturur.
           Zararı bellidir, yoldan çıkarıp azdırır.


           İçki içmenin âdâbı olduğunu; bu âdâbı bilmeyenlerin içmemeleri gerektiğini bir kısım içki içenler söylemektedir. Ancak hiçbirinin, içkinin dozunu kaçırmamanın, % 99 itibariyle, çoğu içenlerde mümkün olmadığını; bu gerçeğin ilmî araştırmalar sonucu bulunmuş veriler olduğunu kabullenmeleri, çok zor görünmektedir. Zira bu kabullenmeye yönelseler, içki içilmemesi için propagandaya başlamaları gerekir. İçki içmek isteyenin bunu yapması da çok zor bir hareket tarzıdır.

           İlmi araştırma sonuçlarının inkârına(reddedilmesine) sebep, "her insanın içerisinde bulunan egosu" dur diyebiliriz. Bu hususun göz ardı edilmesi sonucu, bu inkâr edenler/ reddedenlerin, yanlış lâbirentlerde kaybolmaya mahkûm oldukları bir gerçek olarak ortada durmaktadır. Zira ilmen sabittir ki, içenlerin ilk kadehleri ile “kafa bulmaları” mümkün olurken, daha sonraları “kafa bulmanın” bir kadehle mümkün olamayacağı, birden fazla kadehle, sonra da şişelerin tüketilmesi ile “kafa bulmanın” mümkün olabileceği; böylece ayyaşlık/ sarhoşluk günlerine doğru gidileceği “kaçınılmaz son” olarak görünmektedir. İlmen sabittir ki, içenlerin tamamına yakını içtiklerinin sınırında, irâdelerinin ilk kadehten itibaren yok olabileceğini içlerine sindiremezler. İlmî araştırmalar ne söylerse söylesin, bunların, içkinin irâdelerini kaldırmasına müsaade etmeyeceklerini beyan etmeleri kaçınılmazdır. Bunun adı da sarhoşluk/ ayyaşlık/ zom olma/ kafayı bulma/ çakırkeyf olma gibi pek çok sözcüklerle ifade edilebilir. Bu açıklama çerçevesinde, bir kısım insanlar, içerilerindeki hasletleri ortaya dökerler. Bu da bir kısım içicilerde, sessiz kalmaya, bir kısım içicilerde ise, coşup azmaya sebep olabilmektedir. İçkinin verdiği sarhoşluk beyin hücrelerine tesir ederek; bir kısım takıntılarının ortaya çıkmasına sebep olabilir. Çok kimsenin içtiği bir toplantıda dikkat edilirse, birkaç kadeh içildikten sonra, kişilerin huylarına göre sarhoşlukları da farklılık arz eder. Bir kısmı kafa kafaya verir, ağlarlar. Bir kısmı yalnız/ bir başka içenle birlikte sessizce düşünceye dalarlar. Ortamla ilgileri kesilmiştir. Kendi âlemlerinde gezintiye çıkmışlardır. Bir kısmı, yere mendil serip; dizini koyarak nâra atar. Bir kısmı karşılıklı konuştuğu kimse ile devamlı güler. Yukarıdaki korkağın coşması ifadesi ise, sarhoşluğun huy değişikliklerine neden olabileceğinin, içki ile hiç olmadığı kadar farklı davranışlarda bulunulabileceğinin ifade edilmesidir. Netice itibariyle:

           “İçki, şişede durduğu gibi durmamaktadır.”

           Saygılarımla...
 
            DEVAMI: ATASÖZLERİMİZ/ VECİZELER/ GÜZEL SÖZLER/ TEKERLEMELER(2)' DEDİR.
« Son Düzenleme: Mart 15, 2017, 01:22:55 ÖÖ Gönderen: is »